kuran

Müslümana 91 Cevap

Aşağıdaki sorular, https://eksisozluk.com/entry/35367346 adresinden alınmıştır. Sorular içerisinde rahatsız edici olabilecek bazı ifadeleri (…) ile kapattım; dileyen kaynağından orijinallerini okuyabilir.

Cevaplar ise; benim naçizane araştırmalarımı ve yer yer subjektif görüşlerimi içermektedir. Eksik bilgi veya hatalar affola… Hepimiz kısıtlıyız.

Cevapları okuduktan sonra; diğer Kuran Rehberi yazılarına da göz atabilirsiniz.

1- neden ayetler iniş sırasına göre yazılmamıştır? (…) ve söylendiği gibi sırasını hz.muhammed belirlediyse neden hz.muhammed zamanında ciltlenmemiştir?

Allah; (haşa) yanlış yapmaktan beridir. Kuran’ın iniş sırası ile o çağın sosyal olayları örtüşmektedir. Kuran’ın kaleme alınması ise, uzun yıllar sonra olmuştur. Dolayısıyla elimizdeki mushaflardaki ayet sırası, kaleme alan kişilerin düzenlemesidir. Pek çok yorumcu, tarihi ve Kuran’i bilgilere dayanarak, “İniş sırasında göre Kuran-ı Kerim” şeklinde düzenlemeler yapmıştır.

2- kur’an-ı kerim neden 23 yılda indirilmiştir? (…)

Allah; zamandan ve mekandan beridir, herhangi bir şeyi yapması, bizim tabi olduğumuz zamana tabi değildir. Kuran; sindire sindire ve sosyal hayattaki olaylarla iç içe, yedire yedire inmiş bir kitaptır. Bu yüzden uzun yıllara yayılmıştır.

3- kur’an-ı kerim neden hz.muhammed öldükten sonra ciltlenmiştir? (…)

Her topluma, ona uygun bir uygulama gönderilmiştir. O günün Arap geleneğinde, bilgilerin sözlü aktarımı söz konusuydu. Kuran; indiği toplumun geleneğine uygun olarak, ilk etapta sözlü aktarılmış ve muhafaza edilmiştir. Yazılması ve ciltlenmesi, sonraki çağlarda gerçekleşmiştir.

4- tin suresi 4. ayet şöyledir; “biz insanı en güzel biçimde yarattık.” peki allah insanı olabilecek en güzel şekilde yaratmışken müslümanlar neden sünnet olur? (…) bu durumda sünnet olmak allah’a karşı gelmek değil midir?

Kuran’da erkeklerin sünnet olması gibi bir emir bulunmamaktadır. Bu uygulama geleneğe dayanır. Gelenek ile kitap, birbirine karıştırılmamalıdır.

5- alâk suresi 1. ayetteki “oku!” emriyle kastedilen nedir? kur’an-ı kerim ayetleri yazılı olarak mı indirilmiştir? ayetler yazılı olarak indirildiyse hz.muhammed’e söylenen “oku!” emri neden kur’an-ı kerim’e eklenmiştir? ve gene ayetler yazılı olarak indirildiyse neden 23 yılda indirilmiştir?

Buradaki “Oku” kelimesi, İngilizce’de “Recite” kelimesine karşılık gelir (“Read” değil). Bu incelik, anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. İnen vahiyleri halka aktarması anlamını içerir. 23 yılda indirilmesi konusuna 2. soruda cevap verdik.

6- alâk suresi 2. ayette “o insanı alâktan yarattı” yazmaktadır. alâk kelimesinin o dönemdeki en sık kullanılan ve bilinen anlamı “kan pıhtısı”dır. günümüzde insanın kan pıhtısından oluşmadığı bilinen bir şeydir. alâk kelimesi bilmediğimiz başka anlamlara mı gelmektedir? ve eğer öyleyse neden dolaylı yönden yazılmıştır? (…)

Bu konu, Kuran’da Cenin Oluşumu başlıklı yazıda incelenmiştir.

7- alâk suresi 10. ayet’e göre kur-an ayetleri inmeye başlamadan önce hz.muhammed namaz kılıyormuş, şimdiki kılınan namazlarda kuran’dan sureler okunuyor, (…) ancak o zaman daha fatiha suresi indirilmemişti. (…) hz.muhammed’in kıldığı namazla şimdiki kılınan namaz farklı mı? allah tarafından hz.muhammed e öğretilen namaz aynı namaz değil mi? eğer aynı namaz değil ise bugün kıldığımız namazı bize kim öğretti? (…)

Bu noktadaki karışıklık, “Salat” kelimesinin pek çok Türkçe mealde “Namaz” diye çevrilmesinden kaynaklanıyor. Kuran’da namaz kavramı vardır, ancak namaz kelimesi yoktur. Salat ve namaz aynı şey midir, farklı mıdır, örtüşür mü; bu konularda pek çok yorumcunun farklı fikirleri var. Bazılarına Dua Namaz Salat başlıklı yazımdan erişebilirsiniz.

Ek olarak; Kuran’daki başka pek çok ayette, Kuran inmeden önceki çağlarda da “Salat” edildiği söylenir.

8- alâk suresi 14. ayette ebu cehil hakkında “o allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” yazmaktadır, ancak alâk suresi kur’an-ı kerim’in ilk suresi olduğu için daha hz.muhammed e insanlara allah’ın varlığını tebliğ etmesi emredilmemiştir. islamı insanlara tebliğ etmesi ancak peygamberliğinin 4. yılında emredilmiştir.(kaynak: http://www.diyanet.gov.tr/…eboku.asp?sayfa=12&yid=1) ebu cehil allah’ın varlığını ve yaptıklarını gördüğünü nereden bilebilir?

Kuran’ın indiği çağda, Arap müşriklerinin çoğu Allah’ı bilmekte, tanımakta ve inanmakta idiler. Yani atesit değillerdi. Allah’a ortak koşmaları onları müşrik yapıyordu. Aynı toplumda kitap ehlinin de yaşaması (Hıristiyan, Musevi), toplumun Allah’tan haberdar olmasını getirecektir.

9- alâk suresi 17. ve 18. ayetler şöyledir; “17- o zaman çağırsın o kurultayını, meclisini! 18- biz çağıracağız zebanileri.” (…) allah’ın “ol!” demesi yeterli değil midir ki allah ebu cehil’i biz zebanileri çağıracağız diye tehdit etmektedir?

Haşa, Allah hiç kimseye muhtaç değildir. Kainatta, Allah’ın kurduğu sistem işlemektedir. Bu sisteme, tabir-i caizse “kural dışı” mucizevi müdahale etmek veya etmemek, Allah’ın takdiridir. İstediği noktada müdahale eder, istediği noktada da kulları (zebaniler) vasıtasıyla müdahale olmasını takdir eder.

Allah’ın insanları birbiriyle denediği ve onun iradesinin insanlar üzerinden tecelli ettiği durumlara dair ayetler de bulunmaktadır.

10- alâk suresi ve ardından gelen kalem suresi sürekli ebu cehil’e lanetler yağdırmaktadır. allah (…) insanlığa gönderdiği ilk sözleri neden bu kişiye ayırmıştır?

Ebu Cehil; benzeri davranışlarda bulunacak insanlara, yaptıklarının yanlışlığı ve akıbeti konusunda örnek olarak öne çıkarılmıştır. Kuran’ın başka pek çok yerinde, örnek bir insan / durum üzerinden ders verilen yerler vardır. Peygamberler dahi zaman zaman bu derslere örnek olarak ele alınmıştır.

11- müddessir suresi 31. ayette ve fatır suresi 8. ayette geçen “allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de doğru yola getirir.” sözü ne anlama gelmektedir? allah dilediğini şaşırtırsa, şaşırmış olanlar neden cehennemde cezalandırılırlar? allah dilediğini doğru yola getirirse doğru yola gelenler neden cennet ile ödüllendirilirler? kimin şaşırıp kimin doğru yola geleceğine allah karar veriyorsa hesap günü nedendir?

Allah’ın dilemesi ile insanın dilemesini bir tutma hatasına düşmeyelim.

Burada Allah’ın dilediğini şaşırtıp dilediğini doğru yola getireceği belirtilmiştir. Ancak; Allah’ın dilemesinin (haşa) keyfi veya gelişigüzel olacağına veya adaletsizlik içerebileceğine dair bir ifade bulunmamaktadır.

Faraza; keyfi bir karar verecek de olsa, o yaratıcı ve Rab olduğu için, şüphesiz buna da teslimiyet göstermekten başka bir durum olamaz. Buna rağmen, ayette keyfiyetten bahsedilmemektedir.

Allah bize cüzi irade vermiştir ve insanları belli davranışların cennete götüreceğini bildirmiştir. Belli davranışların da cehenneme götüreceğini bildirmiştir. Aynı kabilden olmak üzere; doğru yolu bulanlar muhtemelen cennete götürebilecek davranışlarda bulunacaktır. Şaşıranlar ise muhtemelen cehenneme götürebilecek davranışlarda bulunacaktır.

Allah’ın bu konudaki dileği, kainatın yaratıldığı prensiplerin temelinde bulabileceğimiz Sünnetullah kapsamındadır. Sünnetullah’ta ise adalet ve değişmezlik vardır.

Allah; öyle diler ki, (mesela) samimiyet ve çaba gösteren doğru yola iletilsin. Bu dilek, tüm hayatta an be an etkindir; bizim anlık aciz dileklerimiz gibi keyfi, gelişigüzel ve geçici değildir.

Allah; öyle diler ki, (mesela) samimiyetsizlik ve yanlış yönde efor harcayan şaşırsın ve o yöne iletilsin. Bu dilek de, tüm hayatta an be an etkindir; bizim anlık aciz dileklerimiz gibi keyfi, gelişigüzel ve geçici değildir.

Allah’ın dilemesi ile insanın dilemesini bir tutma hatasına düşmeyelim.

Bizim cüzi irademizle yapıp yapacaklarımızın belli sonuçlara yol açmasını sağlayan sistem, top yekün Allah öyle dilediği için mevcuttur. Dolayısıyla; belli davranışların şaşırtması, belli davranışların ise doğru yola getirmesi, komple Allah’ın dilediği bir mekanizma üzerinde işler.

Allah’ın adalet sıfatı tüm kainatta tecelli ettiğinden; herkes davranışlarının sonucunu alacaktır. Allah; adalet sıfatının bir yansıması olarak böyle dilemiştir. Herkes, hakettiğini adil bir şekilde alacaktır.

Bu konu, 35. soruda da ele alınmıştır – biraz daha fazla detay için oraya göz atın.

12- fatiha suresi şu şekildedir; “1- rahman ve rahim olan allah’ın adıyla 2,3,4- hamd, âlemlerin rabbi, rahman ve rahîm, ödül ve ceza gününün sahibi olan allah’ındır. 5- yâ rab! kulluğu sadece sana ederiz, yardımı sadece senden dileriz. 6- bizi doğru yola ulaştır, 7- kendilerine gazap edilenlerin ve sapıtanların değil, nimet verdiğin mutluların yoluna.” burada görüldüğü kadarıyla surenin başında “de ki!”, “onlara söyle” ya da “bana şöyle dua edin” gibi bir cümle yoktur, kur’an-ı kerim allah kelamıysa, peygamberin değil sadece allah’ın sözlerinden oluşuyorsa, allah burada kime seslenmektedir? allah kime “bizi doğru yola ulaştır.” demektedir?

Bu ayetin anlamı çok nettir; kulların bir duası olarak inmiştir. Açıklamaya veya başında özel bir belirtece ihtiyaç hissedilmeyecek kadar nettir.

13- tebbet suresinde ebu leheb e lanet edilmektedir, onun cehenneme gideceği allah tarafından belirtilmiştir. neden hesap günü gelmeden ebu leheb’in cehenneme gideceği belli edilmiştir? insanlar hesap gününde sorgulanıp ona göre cennete veya cehenneme gönderilmeyecekler midir? ebu leheb ve karısına neden böyle bir istisna yapılmıştır? eğer ebu leheb sonradan tövbe edip islama dönseydi allah onu affetmez miydi? (…)allah ebu leheb’in ölene kadar islamı kabul etmeyeceğini bildiği için ona cehennem haberini verdiyse, yani allah onun islamı kabul etmeyeceğini başından beri biliyorsa neden yaratmıştır? allah ebu lehebi ve karısını doğrudan cehennemde yakmak için mi yaratmıştır?

Bu takdir Allah’ındır. Ancak; cüzzi özgür iradesiyle cehenneme gitmesini garanti edecek fiiller işlemiş ve kalbi mühürlü olduğundan oradan dönmeyeceği belli olmuş ise, diğer insanlara uyarı olması açısından bir örnek vaka olarak verilmesi anlaşılır bir durumdur. Allah, her şeyi bilir.

Ahiret ve irade konusu, 35. sorunun cevabı olarak kapsamlı bir şekilde açıklanmıştır. Daha fazla detay için oraya göz atın.

14- tebbet suresi 4. ve 5. ayetler şöyledir; “karısı da gerdanında fitilli bir iple odun hamalı olarak (cehenneme girecek.)” bu ayetlerde görüldüğü üzere cehennemdeki ateşin odun ateşi olduğu anlaşılmaktadır. ancak bakara suresi 24. ayette ise cehennemin yakıtının insanlar ve taşlar olduğu bildirilmektedir. bunların hangisi doğrudur?

Kuran’ın kendisi, ihtiva ettiği pek çok anlatımın benzetme / metafor olduğunu ifade etmektedir. Cennet / cehennemin yapısını ve tam olarak ne olacağını bilmiyoruz. Cehenneme ruh olarak girenlerin çekebileceği sıkıntıyı bedensel teşbih üzerinden anlatmış olabilir; bunu bilemiyoruz.

Sıcak metaforu üzerinden, cehennemin sıkıntılı bir yer olduğu anlatılmıştır; bunu biliyoruz.

Budizm’deki karma inancında dahi; bu hayattaki davranışların ölümden sonra ödül veya cezaya dönüşeceği özü bulunmaktadır. Aynı öz, başka pek çok sistemde bulunabiliyor. Bu öze odaklanırsak, teşbihin anlamı ortaya çıkar.

Yine de; soruyu cevapsız bırakmamak adına, soruda oynanan oyunun kuralına göre de cevap verelim. Cehenneme tek bir kişinin odun hamalı olarak gireceği belirtilmiş; bu, cehennemin tamamının odun ateşinden ibaret olduğu anlamına gelmez. O yüzden, söz konusu ayetler arasında çelişki icat edilemez.

15- tekvîr suresi 2. ayette kıyamet vaktinde yıldızların döküleceği bildirilmektedir. yıldızların dünya üzerine düşmesi nasıl mümkün olabilir? dünya yıldızlara göre küçük bir cisimdir ve olası bir düşme dünya üzerinde değil, dünyanın çekim alanına girdiği yıldız üzerinde gerçekleşebilir. (…)

Bu ayet, yine benzetme / teşbih içermektedir. Kıyamet günü, bildiğimiz tüm gerçekliğin değişeceği anlamı çıkarılır.

Ancak mutlaka kelimenin gerçek anlamını arayan biri; kıyamet günü dünya yok olurken gökyüzünde sıcak / radyasyon / vs bir etki sebebiyle gökyüzünün bulanacağı ve yıldızların net görülmek yerine sağa sola gidiyormuş gibi gözükeceği sonucunu çıkarabilir.

Bildiğimiz gerçekliğin bir simülasyon olduğu ve insanların simülasyonda test edildiği görüşüne göre ise; simülasyonun kapatılması sebebiyle ekran kapanırcasına bizim gerçek bildiğimiz kainatın kapanacağı ve bu yüzden yıldızların dahi kendi üzerine katlanıp kapanacağı gibi bir yorum çıkarılabilir.

16- fecr suresi 1. ayetinde ve kur’an-ı kerim’in daha birçok ayetinde sürekli “and olsun” diye başlayan ayetler bulunmaktadır. (…) bu yeminler, neden o dönemdeki arapların sürekli yemin etmesine benzemektedir?

Kuran o dönemki Araplar’a indirildiğinden, onların daha kolay anlaması için onların kullandığı lisan teknikleriyle yazılmış olması normaldir.

17- inşirah suresinin ilk 3 ayeti şu şekildedir; “1- senin (mutluluğun) için göğsünü açıp genişletmedik mi? 2- senden o yükünü indirmedik mi? 3- o, senin belini bükmüştü.” islam alimlerine göre hz. muhammed’in (…) “şakk-ı sadr” yani “göğüs açma” olayıdır. (…) kötü fikirler kalp de mi oluşur yoksa beyinde mi oluşur? temizlenmesi gereken yer kalp midir yoksa beyin midir? insan kalbiyle mi düşünür? (not: 17. yüzyıla kadar beynin işlevi bilinmiyordu, düşünme organı kalp olarak biliniyordu.)

Öncelikle; söz konusu kişi peygamber dahi olsa, bir insanla ilgili rivayetleri Kuran ile karıştırmamak gerekir kanaatindeyim.

Söz konusu ayette “göğsü açıp genişetmek” anlamında kullanılan kelime, Şerh-i Sadr deyimidir. Bu, gerçekten de et kesip açmak anlamına gelebileceği gibi; deyim / manevi anlamda göğsün ferahlaması, açılması, nüfuz edilmeye hazır hale gelmesi, ekilmesi gibi de kullanılabilir.

Şerh-i Sadr, Kuran’ın başka yerlerinde nasıl geçiyor bakalım.

En’am 125: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, İslam için onun göğsünü açar”. Doğru yola giren herkese kalp ameliyatı mı yapılır?

Zümer 22: “Allah kimin göğsünü İslam’a açarsa, o zaman o Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı?”. İslam’a yönelen herkese kalp ameliyatı mı yapılır?

Nahl 106: “Her kim (…) inanmamaya göğsünü açarsa, kendilerine Allah’tan bir gazap vardır”. İmandan dönene (negatif) kalp ameliyatı mı yapılır?

Ta Ha 25-35: “Musa: Rabbim! Seni tüm noksanlıklardan çok arındırmamız ve seni çok anmamız için göğsümü aç (…)”. Musa da mı kalp ameliyatı olmuştur?

Bu ayetler bir arada değerlendirildiğinde; sorudaki ayette fiziksel bir operasyondan değil, manevi anlamda göğsün genişlemesi, yüklerden hafiflemesi ve Kuran’a elverişli hale gelmesi anlamının çıkacağı aşinadır.

Kuran’ın başka pek çok yerinde, benzer stilde benzetme ve metaforlar bulunabilir.

18- kafirun suresi’nin 6. ayeti şöyledir; “sizin dininiz size, benim dinim bana.” bu ayet ne anlama gelmektedir? (…) günümüzde kur’an-ı kerim’i okuyan bir kişi bu ayetten ne anlamalıdır?

Din kelimesi; yol, yöntem anlamına gelmektedir. Dinde zorlama yoktur, isteyen istediği uygulamayı seçer. Bu ayetten, “Ben sizin yolunuza karışmıyorum, benim gibi davranmanız için zorlamıyorum; siz de benim yoluma karışmayın, sizin gibi davranmam için beni zorlamayın” anlamı çıkacaktır. Bu hitap; müşrik, kitap ehli, budist, şintoist, vb herkese yönlendirilebilir.

19- alâk suresi 2. ayeti şöyledir; “o insanı alâktan(kan pıhtısı) yarattı.”. necm suresi 32. ayette ise “… o sizi topraktan yarattığı zaman da, …” cümlesi geçmektedir. abese suresinin 17,18 ve 19. ayetleri sırasıyla şöyledir; “17- o kahrolası insan, o ne nankör şey! 18- o yaratan, onu hangi şeyden yarattı? 19- onu bir damla sudan yarattı, sonra da onu biçimlendirdi.”, murselat suresi 20. ayet şöyledir; “biz sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?”, furkan suresi 54. ayet şöyledir; “o, sudan bir insan yaratan, onu soy sopla (devam eden bir düzene) koyandır. rabbinin her şeye gücü yeter.”, meryem suresi 67. ayet şöyledir; “o insan, daha önce hiçbir şey değilken, bizim kendisini yarattığımızı düşünmez mi?”, enam suresi 2. ayet şöyledir; “o, sizi topraktan yaratan, sonra da bir süre belirleyendir. başka bir belirli süre de onun katındandır. sonra kalkıp (allah hakkında) hâlâ şüphe ediyorsunuz.”, secde suresi 7. ayet şöyledir; “o, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya topraktan başlayandır.”, rum suresi 20. ayet şöyledir; “onun (varlığının) delillerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır. sonra siz, (yeryüzünde) gezip dolaşan birer beşer oldunuz.”, nur suresi 45. ayet şöyledir; “allah, her hayvanı (her canlıyı) sudan yarattı. onlardan kimisi karnı üstünde sürünmektedir. onlardan kimisi iki ayakla yürümektedir. yine onlardan kimisi dört ayakla yürümektedir. allah, ne dilerse yaratır. şüphesiz allah’ın her şeye gücü yeter.”, enbiya suresi 30. ayet şöyledir; “inkâr edenler, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, sonra bizim onları ayırdığımızı görmediler mi? biz, hayatı olan her şeyi sudan yarattık. hâlâ inanmıyorlar mı?” bu ayetlerin hangisi doğrudur? allah insanı hangi şeyden yaratmıştır?

Bu farklı ayetlerde, insanın yaradılışının farklı aşamaları ifade edilmektedir. İnsan en başta sperm halindedir (su, sıvı). Akabinde, yumurta döllendikten sonra rahim duvarına tutulur (alak). Oluşu ilerlemiş / tamamlamış bir insanın vücudundaki mineraller ise toprakta bulunan minerallerle yüksek oranda örtüşmektedir (toprak).

20- kadr suresi 1. ayette “o kur’an’ı, kadir gecesinde gerçekten biz indirdik.” yazmaktadır. kur’an-ı kerim bir gecede mi inmiştir, yoksa 23 yılda mı inmiştir? eğer kadr suresi 1. ayette yazan gibi bir gecede indiyse neden aynı zaman tebliğ edilmemiştir? ve neden hz.muhammed kur’an’ı kitap haline getirmemiştir? kur’an bir gecede indiyse 23 yıl içerisinde hz. muhammed’in karşılaştığı olaylardan sonra inen ayetler nedir? kur’an bir gecede indiyse neden hz. muhammed’ e bir süre vahiy gelmemesinden sonra müşriklerin hz. muhammed’e “rabbin seni unuttu mu? yanlız mı bıraktı?” gibi sözlerinin ardından duha suresi 3. ayet olan “rabbin seni terk etmedi, darılmadı” ayeti indirilmiştir.

Bu soru, kadir gecesini tarihi belli tek bir gece olarak varsaymaktan kaynaklanmıştır.

Kuran, pek çok yerde kendisinden ve ayetlerinden “ruh” diye kasteder. Çünkü ölü toplumlara ve kalplere hayat kazandırır.

Pek çok yorumcuya göre; kadir gecesinde Kuran’ın inmesi ve “Melekler / ruh / vahiyler iner de iner” ifadesi; kızların toprağa gömüldüğü çok karanlık bir zaman ve mekanda aydınlık olacak ve insanları sabaha götürecek Kuran’ın topluma inmesini ifade eden bir metafordur.

“Gece” kelimesini zaman birimi olarak ele almak yerine toplumun karanlık bir dönemini ifade ettiği detayını yakalarsak, ayetin anlamı ortaya çıkar.

23 yılda inmesi konusunu ise 2. soruda cevapladık.

21- ilk olarak büruc suresi 21-22. ayetlerde ve daha sonra kur’an’ın birçok yerinde geçen “levh-i mahfuz” kur’an-ı kerim’e göre kainatta olmuş veya olacak olan her şeyin eksiksiz olarak yazılı olduğu allah katında bir kitaptır. bu kitapta şu an bu yazıyı okuduğunuz dahi yazmaktadır, siz daha doğmadan önce yazılmıştır. enam suresi 59. ayet’e göre bir yaprağın yere düşüşü dahi bu kitapta yazılıdır. buna göre; önünde içki şişesi duran bir insan düşünelim, bu kişi içkiyi içip içmeyeceğine henüz karar vermemiş, yani içip içmeyeceğini kendisi bilmiyor, ancak levh-i mahfuz da onun içkiyi içip içmeyeceği çoktan yazılı bile, bu durumda bu kişi içkiyi içerse günaha girmiş oluyor, ama daha o doğmadan çok önce o içkiyi içeceği levh-i mahfuz da yazılı, bu kişinin levh-i mahfuz da yazılı olanın dışında hareket etmesi imkansız, bu sebeple bu kişi neden cezalandırılır? bu kişi sadece allah’ın kainatta onun için yazdığı rolü oynuyor, aksini yapması mümkün değil, allah bu kişiyi kendi yazdığı rolü oynadığı için neden cezalandırıyor?

Levh-i Mahfuz’u olup bitecek her şeyi Allah’ın bilmesi olarak ele alırsak; bunun detaylı açıklaması 35. sorunun cevabında bulunmaktadır.

22- bir üst soruda bahsedilen “levh-i mahfuz” ne için vardır? (…)

Allah; şüphesiz ki eksiklerden beridir. (Haşa) unutmaktan da beridir, o her şeyi bilendir. Levh-i Mahfuz’u olup bitecek her şeyi Allah’ın bilmesi olarak ele alırsak; bunun detaylı açıklaması 35. sorunun cevabında bulunmaktadır.

23- karia suresinde kıyamet günü anlatılmaktadır 6,7,8 ve 9. ayetler şöyledir; “6-7- işte o zaman, tartısı ağır basan kimse var ya, o hoşnut bir hayattadır. 8-9- tartısı hafif gelen kimse var ya, onun anası, varacağı yer, hâviyedir.(kızışmış ateş)” bu ayetlere göre hesap gününde günahları ağır gelen cehenneme, sevapları ağır gelen ise cennete gidecektir. islama göre günah işleyen bir kişi bu günahlarının cezasını ahirette çekmeyecek midir? sevapları günahlarından çok olursa diğer cezalarını çekmeden doğrudan cennete mi gidecektir? ve günahları çok olan inanan bir kişi cehennemde günahlarının cezasını çektikten sonra cennete girmeyecek midir? hesap gününde ya cennet ya cehennem mi vardır?

Bu konunun detaylarında farklı görüşler olmakla birlikte; insanın bu dünyadaki halinin adaleti sağlayacak ölçüde ödül / cezasının ahirette kendisini beklediği görüşünde yorumcular genel olarak hemfikirdir. Bu temel görüş, başka sistemlerle de örtüşmektedir.

Bu konudaki görüşler detayda çok çeşitlilik gösterdiğinden, bunu herkesin kendi araştırması ve okuması daha doğru olur.

Ancak, bunu bir muhasebe hesabı gibi görmek doğru olmaz. Bizim kendi kısıtlı muhasebemiz, Allah’ın adalet sıfatına istinaden yapacağı muhasebeden farklı olabilir. İnsana düşen, samimiyetle elinden gelenin en iyisini yapmaktır. “Nasılsa 5 sevabım var, 2 günaha hak kazandım” gibi bir yaklaşım; uygun değildir.

24- kaf suresi 6. ayet şöyledir; “(kafalarını kaldırıp) üzerlerindeki gökyüzüne, onu nasıl yaptığımıza, onu nasıl süslediğimize bakmıyorlar mı? onun hiçbir çatlağı yoktur.” gökyüzünde çatlak olabilir mi? o zamanlar dünyanın yuvarlak olduğu bilinmiyordu ve gökyüzü kubbe gibi dünyanın üzerine kapatılmış sanılıyordu (…) dünyanın döndüğüne ve dünyadan başka gezegenlere dair neden hiç bir ayet kur’an-ı kerim’e konulmamıştır? gökyüzü ile ilgili bir başka ayet de ra’d suresi 2. ayettir; “allah, gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir. …” diye başlayan ayette görüldüğü gibi gene gökyüzünün dünya üzerinde kubbe gibi durduğu ve direkler olmadan allah’ın onu gökte tuttuğundan bahsedilmektedir. hicr suresi 14. ayette ise; “üzerlerine gökyüzünden kapı açsak da, oradan yükselseler,” denmektedir, gökyüzünden yukarıya çıkılamaz mı? gökyüzünden dışarı çıkılabilmesi için allah’ın kapı açması mı gerekir? o zaman ay’a giden insanlar nasıl gitmiştir? mars’a giden keşif araçları nasıl gidebilmiştir? dünya dışına gönderilen sayısızca uydu nasıl gitmiştir? fatır suresi 41. ayette ve hacc suresi 65. ayette bahsedildiği gibi gökleri yere düşmesin diye allah tutuyorsa, gökyüzünde boşlukta duran insan yapımı uyduları gökte kim tutmaktadır? meryem suresi 90. ayette “bu sözden dolayı, az daha gökler çatlayacak, yeryüzü yarılacak, dağlar yıkılıp gidecekti.” ve şura suresi 5. ayette de “gökler, üstlerinden çatlayıverecekmiş gibi titreşiyorlar. …” denmektedir.burada gene gökyüzünün çatlayabilecek bir şey olduğundan bahsedilmektedir. enbiya suresi 30. ayet ise şöyledir; “inkâr edenler, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, sonra bizim onları ayırdığımızı görmediler mi? biz, hayatı olan her şeyi sudan yarattık. hâlâ inanmıyorlar mı?” gökler ve yer bitişik olabilir mi? gökyüzü dünya üzerinde bir kapak gibi midir ki ilk başta bitişik olabilir? gene enbiya suresi 32. ayette “gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. onlar, onun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.” denmiştir ve gökyüzünün tavan gibi dünya üzerine kapalı olduğu açıkça belirtilmiştir. murselat suresi 9. ayette “o gökyüzü açıldığı zaman,”, tekvir suresi 11. ayette “gökyüzü sıyrıldığı zaman,” ve nebe suresi 19. ayette de “gökyüzü açılır da kapı kapı olur.” denmektedir, gökyüzü üzerimize kapalı bir şey midir ki açılır?

Allah, şüphesiz ki her şeyi bilir.

Bu mealda “gökyüzü” diye ifade edilmiş olan kelime, aslen “sema“dır. O günün Arap toplumu, gökyüzü ve uzayı tek bir yapı olarak görmekteydi. Bu yüzden; sema kelimesi, o günün anlayışına uygun olarak Kuran’da gökyüzü/uzay anlamında kullanılmıştır. 49. sorunun cevabında, bunun üzerinde daha detaylı olarak durduk.

Semada çatlak olmaması ile kastedilen şey; koskoca kainatın ve içindeki galaksi sistemlerinin herhangi bir hata, düzensizlik, kural dışılık olmadan, yani Allah’ın yaradılış prensipleri dışına çıkmadan, uyum içerisinde var olmasıdır.

O günün Arabistan ortamında ise, semanın direklerle yükseldiğine inanılmaktaydı. Kuran’ın başka yerlerinde, direk olmadığı ifade edilmiştir. O günkü Arap inşaat bilgisiyle yapılmış ve desteklerle duran tavanlarda zamanla meydana gelebilecek çatlakların semada hiç gözükmediği anlamını algılamış bir kimse, yine Allah’ın sanatının insanın naçizane sanatından çok daha üstün olduğu anlamına varacaktr.

Bugünün bilgisiyle baktığımızda ise, gökyüzünün bizi meteor ve zararlı ışınlardan koruduğunu biliyoruz. Orada çatlak olmaması, zararlı faktörlerin sızabileceği bir boşluk olmadığı anlamına gelir ki; düşündürücü bir işarettir.

Kuran’da; Dünya’nın döndüğü, zamanı geldiğinde çok net bir şekilde anlaşılacak biçimde ifade edilmiştir. Kuran’da Dünya Hareketleri adlı yazıya göz atabilirsiniz.

Hicr 14 suresi, semada kapı açmaktan bahseder evet. Ancak; bu ayette uzay yolculuğundan ve semada (kelimenin sözlük anlamıyla) bir kapı bulunduğundan bahsedilmez. Bu ayeti, içinde buluduğu bağlamdan cımbızla koparmak yanlış anlaşılmaya yol açacaktır. Akış sırasında; inkarcıların elçilere inanmadıkları ve alaya aldıkları, peygamber ne yaparsa yapsın yine de inanmayacakları ifade edilir. Onların semaya çıkması gibi inanılmaz / imkansız bir işe izin bile verilse, hayal gördüklerini sanacaklar ve yine de inkar edeceklerdir. Durum buyken, peygamberin söylemesiyle inanacak değillerdir. Bu bağlamda; “semada kapı açma” ifadesi, semaya davet etme, semaya çıkacak imkanı/izni verme anlamında kullanılmıştır. “Evimin kapısı sana her zaman açık” dendiğinde nasıl ki 7/24 açık duran bir kapı yerine mecazi bir ifade anlıyorsak, semada kapı açılmasından da mecazi bir ifade anlıyoruz. Bu ifade şekli, Kuran’ın genel edebi dili düşünüldüğünde sıradışı değildir.

Tüm yıldızları, gökleri ve insan yapısı uyduları orada tutan, Allah’tır. Ancak; ifadeyi doğru şekilde anlamak kaydıyla… Bunun detaylı açıklamasını 61. sorunun cevabında yaptık, tekrar olmaması için sizi orayı okumaya davet edelim.

Semanın çatlayacak gibi olması, çok net ve şüphesizdir ki; Kuran’ın edebi dili kapsamında bir teşbihtir. Yapılan hareketin veya söylenen sözün ne kadar büyük bir günah olduğuna dikkat çekmek üzere kullanılmış bir ifadedir. Söz konusu ayetlerin bağlamında; astronomi dersi verilip de “Bakın gökyüzü çatlayabilecek bir malzemeden yapılmıştır” deniyor değildir. Bilakis; inkarcıların gafletle söyledikleri yanlış ve günaha götürecek sözler ele alınmakta ve sözlerin ne kadar büyük yanlışlıkta olduğu “Semayı bile çatlatacak kadar büyük” benzetmesi ile ifade edilmektedir.

Aynı şekide; Allah’ın azametinin büyüklüğünden bahsedilen Şura Suresi’nde de aynı benzetme yapılmıştır. Allah’ın tüm sıfatlardan beri olduğunu düşünürsek; tüm kainatı toplasak dahi Allah’ın gücü karşısında hiçbir şey ifade etmez. Yani burada semayı (haşa) Allah’ın gücüne bir ölçü birimi olarak vermek söz konusu değildir. İnsanın aklının ve algılarının kavrayabileceği en büyük şey olan sema, bizim anlayabilmemiz için bir teşbih birimi olarak ifade bulmuştur.

Sema ve yerin eskiden bir olup sonradan birbirinden ayrıldığı ifadesi; bazı yorumculara göre kainatın dualite ile var olduğunu, bazılarına göre ise Big Bang’i anlatmaktadır. 600’lü yıllarda inmiş bir kitapta Big Bang’e işaret edilmesi, gerçekten düşündürücü bir noktadır.

Gökyüzünün korunmuş bir tavan olması; bizi Güneş’in zararlı ışınlarından ve uzaydan gelen meteorlardan koruduğu anlamını taşır. O günün Arabistan ortamında; hava / gökyüzü / uzay tek bir yapı olarak ifade edildiğinden; bu anlam yine o çağa uygun şekilde ifade bulmuştur. Tavanın bizi yağmurdan ve güneşten koruduğu gibi, gökyüzü de bizi meteor yağmurundan ve güneşin zararlı ışınlarından korumaktadır. Bu anlamda, üstümüze tavan gibi kapanmıştır. 600’lü yıllarda gökyüzünün bu koruyucu özelliğinin dile getirilmiş olması, yine çok düşündürücüdür.

Gökyüzünün kapı gibi açılacağını ifade eden ayetler, kıyamet ayetleridir. Aynı kapsamda; jeolojik veya astronomik olarak baktığımızda bize sıradışı gelebilecek başka ayetler de bulunmaktadır. Kıyametin tam olarak nasıl kopacağını bilmediğimizden, bu ayetleri benzetme olarak ele alıp bildiğimiz Dünya’nın sona ereceği şeklinde ele alabiliriz.

Bazı yorumcular; bilim insanlarını takip ederek Güneş’in genişleyip Dünya’yı yutacağı astronomik olayın kıyamet olabileceğini ifade etmiştir. Buna benzer başka bir astronomik olay da olabilir. Büyük bir astronomik felaket sonucunda; o güne kadar Dünya’yı bir tavan gibi koruyan gökyüzü katmanlarının dağılması ve adeta açık kapılar varmış gibi meteorların ve zararlı ışınların Dünya’yı istila edecek olması, mantığa uygundur.

25- kaf suresi 38. ayet şöyledir; “yemin olsun ki, biz gökleri, yeri ve o ikisi arasındakileri altı günde yarattık. bu, bize bir yorgunluk da dokunmadı.”, yunus suresi 3. ayet şöyledir; “şüphesiz sizin rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra egemenliği arşa kuran, işlerini evirip çeviren allah’tır. onun izninin dışında hiç bir şefaatçi yoktur. işte bu özellikleri olan allah, sizin rabbinizdir, ona ibadet edin. artık düşünmez misiniz?”, furkan suresi 59. ayet de şöyledir; “(o allah), gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yaratan, sonra arşa egemenliğini kurandır. …. “, yukarıdaki ayetlerde belirtildiği üzere kainat 6 günde yaratılmıştır. gün kavramı dünyanın kendi etrafında bir tur dönmesine verilen zaman değil midir? (…) dünya yaratılırken, yani daha dönecek bir dünya var olmamışken gün neye göre hesaplanır? (…) bakara suresi 117. ayet ile yukarıdaki ayetler neden birbiriyle çelişir? bahsedilen bakara suresi 117. ayet şudur; “o, göklerin ve yerin sanatkârane yaratıcısıdır. o, bir işi yapmak isteyince, ona yanlızca “ol!” der, o da oluverir.”

Kuran’ın pek çok yerinde, Türkçe’ye “gün” diye çevrilen “yevm” kelimesi; aşama veya merhale anlamında kullanılmıştır. Buradaki ayetler “6 aşamada yaratılmıştır” şeklinde algılanırsa, anlam yerine oturacaktır.

Allah “Ol” dediğinde olur. Eğer 6 aşamada var olmasını (haşa) istediyse, buna uygun bir “Ol” der ve o şekilde olur. Neden 1 aşamada değil de 6 aşamada oluştuğu sorusunun en doğru cevabı şüphesiz Allah’tadır.

26- tarık suresi 6. ve 7. ayetler insanın yaradılışından bahseder, o ayetler şöyledir; “6- o, atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- o(su), bel ile göğüs arasından çıkar.” bu ayetlerde görüldüğü üzere kur’an-ı kerim de meni’nin bel ile göğüs arasından çıktığı söylenmektedir. ancak günümüzde bilinmektedir ki meni bel ile göğüs arasından değil, testislerden gelir. (…) neden insanlara bel ile göğüs kafesi arasından geldiğini söylemiştir?

Söz konusu ayetteki ifade, omurga ile göğüs kemiği arasından bahsetmektedir.

Spermlerin, cinsel birleşmenin son aşamasında testislerden geldiği doğrudur. Ancak; omurga ve göğüs kafesini gözümüzde anatomik olarak canlandırırsak; insanın akciğer, karaciğer, mide, böbrek gibi tüm hayati organlarının bu kemikler arasında yer aldığını görebiliriz. Spermlerin üretilebilmesi için, tüm bu organların çalışması gerekir (yoksa zaten ölürüz).

Dolayısıyla; sperm, arada kalan bu organların desteğiyle, onlar arasından çıkar ve testislerde birikir.

Buradaki ifadede; insan vücudunun sperm üretebilecek ve dolayısıyla üreyebilecek şekilde tasarlandığına dikkat çekilir ve devamındaki ayette Allah’ın insanı bu şekilde yarattığı gibi öldükten sonra da tekrar yaratabileceği söylenir.

Yani; “Bir vücudun organları tarafından üretilen spermden tastamam bir insan oluşturabilen Allah, aynı güçle, siz öldükten sonra da şu anda hayal edemeyeceğiniz bir şekilde size tekrar hayat verebilir” denmektedir.

27- hz. muhammed’in (…) “şakk-ı kamer” yani ayın yarılması (…) kamer suresi 1. ayeti “kıyamet saati yaklaştı, ay yarıldı.” (…) ay’ın yarılması hakkındaki rivayetlere bakarsak dolunay sırasında ve ay doğarken olduğunu görürüz, eğer ay arap yarımadası üzerine yeni doğuyor ise onun doğusunda kalan çin-hindistan gibi astronomi ile ilgilenen büyük medeniyetler için de ay görünüyor olmalıydı. fakat onlar ay’ın yarılması gibi mucizevi bir olayı kaydetmemişlerdir. ay’ın yarılması’nı sadece müslümanlar mı görmüştür? eğer ay kur’an-ı kerim de de belirtildiği gibi gerçekten bölündüyse neden dünya üzerindeki hiçbir medeniyet bunu kaydetmemiştir?

Rivayetler ile Kuran birbirine karıştırılmamalıdır. Kuran’da, Hz. Muhammed’e fiziksel mucize verilmediği, onun tek mucizesinin Kuran olduğu yazmaktadır. Parmakla ayı ikiye bölme rivayeti, bu açıdan sağlam değildir.

Bu ayetteki “yarılma” sözcüğü İnşikak’tır. Bunun özü ise Şakk sözcüğüdür ve elde / yüzde oluşan çatlakları ifade etmek için kullanılır. Otun toprağı yarması veya dişin diş etini yarması gibi sözcükler de Şakk kökündendir.

Bunu Ay’a uyguladığımızda, Ay’ın ikiye bölündüğü anlamından ziyade, üzerinde çatlaklar bulunduğu anlamı ortaya çıkar.

Kıyamet surelerinin pek çoğunda; gelecekteki bir olay olmasına rağmen “Sur’a üfürüldü” gibi geçmiş zaman kipi kullanılmıştır. Aynı ayetteki “Kıyamet saati yaklaştı” ifadesi de, gelecekteki bir olay olmasına rağmen geçmiş fiil kipindedir.

Bu durumda; kıyamet yaklaştığında, ayın yüzeyinde (insan yüzü gibi) çatlakların ve yarıkların oluşacağı anlamına varılır. %50 %50 ikiye bölünmesi anlamından daha isabetli bir yorum olur.

Daha soyut bir anlam aranırsa; Güneş -> Kuran ve Ay -> Peygamber metaforuyla, Peygamber’in içindekileri/bilgisini artık açığa çıkarıp paylaşacağı şekilde, bitkinin topraktan çıkması gibi vahiy meyvelerini verdiğini ve insanları aydınlattığı yorumu da yapılabilir.

Bir başka yorum; aynı çağda pek çok müşrik tarafından tapılan sözde ay tanrısının (ve benzeri boş inanışların) artık çatladığı ve yakında kırılacağı yönünde olabilir.

28- kamer suresi 17, 22, 32 ve 40. ayetleri şöyledir; “and olsun ki, biz düşünüp öğüt alınsın diye kur’anı kolaylaştırdık. fakat var mı bir düşünen?” bu ayetlere göre allah bizim anlamamız için kur’anı kolaylaştırdığını söylemektedir. yani herhangi bir alimin kur’anı bize açıklamasına yada herhangi bir tefsir kitabına gerek yoktur. allah’ın bize emrettiklerini anlamamız için kur’an-ı kerim yeterlidir. kur’an-ı türkçe olarak okuyup da kafasına takılan yerleri soran bir kişiye, sen onun hikmetini anlayamazsın demek yersizdir, hatta günahtır, çünkü allah kur’an-ı bizim için kolaylaştırdığını söylemektedir. birçok soruda da “çeviri hatası” cevabı verilmektedir, arapça öğrenip kur’anı öyle okunması gerektiği gibi insanlar çok çok zor bir yola yönlendirilmektedir. ancak kamer suresi 17, 22, 32 ve 40. ayetleri bize kur’anın kolaylaştırıldığından bahseder, yani arapça öğrenip öyle okumaya gerek yoktur. ayrıca allah gönderdiği kitabın 1400 yıl sonra başka dillere tercüme edileceğini de biliyordur, yani çeviri de hata olması da mümkün değildir. 1400 yıldır hiç kimse düzgün bir şekilde kuranı türkçe ye yada başka dillere çevirememiş midir? düzgün çevrilemediği ve herkesin anlayamayacağı iddiası yukarıdaki ayetlere tamamen terstir ve kur’an-ı yalanlamak anlamına gelmektedir. bu durumda kur’an da yazılanlar mı uygulanmalıdır, yoksa bazı hocaların söyledikleri mi uygulanmalıdır?

Kuran; kendi diliyle, ihtiva ettiği ayetleri Muhkem ve Müteşabih olarak ikiye ayırır. Muhkem ayetler; yoruma kapalı, tek anlamlı ayetlerdir ve kitabın esasını içerir. (Teşbih ile aynı kökten gelen) müteşabih ayetler ise, bilhassa esnek ve çok anlamlı bırakılmıştır. Bu sayede, kitabın form olarak şartlara göre uygulanabilmesi sağlanmıştır. Kuran’ın zamansızlığı bunda gizlidir. Daha fazla bilgi için Muhkem ve Müteşabih Ayetler adlı yazıma göz atabilirsiniz.

Yine Kuran’ın kendisi, müteşabih ayetlerin anlamını ancak Allah’ın ve ilimde ileri gidenlerin söyleyebileceğini ifade etmiştir. Bu konuda; sadece Allah’ın bilebileceği yorumunu yapanlar da bulunmakla birlikte, Allah’ın insanlara gönderdiği bir kitabın önemli bir yüzdesini anlaşılmayacak ve sadece kendi bildiği bir şeylerden oluşturması akla uzaktır. En doğrusunu şüphesiz Allah bilir.

Bu durumda; Kuran’ın esas hükümlerini ihtiva eden muhkem ayetleri herkesin kendisinin anlayabileceği, ekseriyetle uygulama ve forma yönelik (bilhassa esnek ve çok anlamlı bırakılmış olan) müteşabih ayetler için ise şüpheye düşüldüğü takdirde Kuran’ın özünü çok iyi anlayıp, o günün şartlarını değerlendirebilecek akli kapasiteye sahip yorumculardan fikir alınabileceği sonucuna varılır.

Tek bir yorumcuya bağlanmayıp, pek çok yoruma başvurmak iyi bir fikir olacaktır. Bunun yanı sıra; yüzlerce sene önce bir başka topluluk ve ortamda yapılmış müteşabih yorumları dondurarak bugüne getirmeye çalışmak da bizi ideal uygulamadan uzaklaştırabilir.

29- sad suresi 77. ayette ve araf suresi 13. ayette şeytanın adem’e secde etmediği için cennetten kovulduğu yazmaktadır. araf suresi 20,21 ve 22. ayetlerde ise şeytanın cennette adem ve eşini kandırarak yasak meyveyi yemesini sağladığı yazmaktadır. (…)  şeytan cennete nasıl girebilmiştir? (…)

Söz konusu ayetlerde geçen kelime “Şeytan” değil “İblis”tir. Bu kelimeler farklı şeyleri ifade eder. Şeytan’ı bir kenara bırakıp, iblise odaklanalım.

İblisin cinlerden olduğu, dumansız ateşten yaratıldığı ve insana boyun eğmediği ifade edilir.

Cin kelimesi, gizli demektir. Cinnet, aklın gizlenmesidir, cenin, karında gizli olandır. İkisi de cin kökünden gelir. Bu durumda iblisin algılanamayacak, gözle görülemeyen bir unsur olduğu sonucu çıkar.

Bu sonuçla dumansız ateş (enerji) ve asiliği birleştiren bazı yorumcular, iblisin insan zihnini simgelediği sonucuna varmıştır. Zihin gerçekten de gizlidir, elektrik (dumansız ateş) ile işler ve insana itaat etmez, istesek de istemesek de zihin konuşur ve fikirler üretir; neredeyse otomatiktir.

Kuran’daki bu kıssayı bu şekilde yorumlarsak, Adem cennette olduğu anda iblisin (aklının) da cennette olması normaldir. İblisin yasak meyveyi yemesini sağlaması, Adem’in aklından geçen fikirlere kapılarak çıkar için yasağı delecek şekilde davranması anlamına çıkar.

30- allah neden adem ve havvaya bir ağacın meyvesini yemeyi yasaklamıştır? şeytanın onları kandırdığını bilerek bir meyve yüzünden neden adem ve havvayı dünyaya göndermiştir?

Bu sorunun arkasında, anlatılan metaforu kelimenin gerçek anlamıyla ele alma yaklaşımı yatmaktadır. 29. sorunun cevabıyla birlikte değerlendirirsek; buradaki metafor; insanların zihin sebebiyle yaptıklarından sorumlu varlıklar olarak dünyada dolaştıklarıdır.

Zihin, yani düşünme becerisi, insanı doğru / yanlışı ayırabilmeye götürür. Cennetteki meyve budur. İnsan, zihni (iblis) nedeniyle doğru / yanlışı ayırma yetisine sahiptir. Doğru / yanlışı ayırabilen bir insan, iradesi çerçevesinde sorumludur.

İradesini doğruya yönelik kullanan kişiler cennete “dönecek”, yanlışa yönelik kullanan kişiler cehenneme gidecektir.

31- araf suresi 35. ayet şöyledir; “ey adem oğulları! size ne zaman içinizden rasuller gelir de, her kim bunlara karşı çıkmaktan sakınır, kendini düzeltirse, artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” bu ayette geçen “size ne zaman içinizden rasuller gelir de” cümlesi ne anlama gelmektedir? hz. muhammed son peygamber değil midir? allah hz. muhammedden sonra daha başka rasul göndereceğini mi söylemektedir? eğer hz. muhammed son peygamber ise neden bu ayet gönderilmiştir?

Cümle “Adem oğulları” diye başladığından; bu cümlenin Adem’den bu yana gelmiş geçmiş tüm insanları kapsadığını anlarız. Yani; Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar geçen süre içerisinde; ne zaman bir rasul gelse, ona uymuş olanlar mahzun olmayacaktır.

Buradan yapılacak çıkarım; Hz. Muhammed’e uyanları da iyi bir akıbetin beklediği, geçmiş insanları da kendi peygamberlerine uydular ise iyi bir akıbetin beklediğidir.

32- araf suresinde hz. musa nın mucizelerinin anlatıldığı kısımda 107. ayet şöyledir; “bunun üzerine asasını bırakıverdi, birden o, koskoca bir ejderha kesiliverdi.” şuara suresi 32. ayet de şöyledir; “(bunun üzerine musa) asasını bırakıverdi, o birden apaçık bir ejderhaya dönüşüverdi.” hz. musanın asasının bir ejderhaya dönüştüğü anlatılmaktadır, ancak ejderha çok eski uygarlıkların inandığı çin mitolojisinde efsanevi bir yaratıktır, gerçekte ejderha diye bir canlı yoktur. (…)

Buradaki “ejderha” kelimesinin orijinali “Su’banun” ifadesidir ve büyük yılan anlamına gelmektedir. Ayetin bağlamında; Mısırlı sihirbazların attıkları iplerin ufak tefek yılanlara dönüştüğü, Musa’nın asasının ise hepsinden daha büyük bir yılana dönüşerek hepsini alt ettiği anlatılmaktadır. Bir önceki ayette geçen yılan kelimesi ile birlikte değerlendirildiğinde, bu sonuç kuvvetlenir.

Bu ayetteki anlatımı; Mısırlılar’ın ortaya bir takım bilgiler koyduğu, Musa’nın ise elinde (asa gibi sımsıkı) tuttuğu ilahi bilgilerle onların eksik bilgilerini silip süpürdüğü şeklinde yorumlayan yorumcular da bulunmaktadır.

33- araf suresi 123,124. ayetler şöyledir; “firavun, “ben, size izin vermeden ona iman mı ettiniz? şüphesiz bu sizin yerli ahaliyi oradan çıkarmak için şehirde planladığınız bir hiledir. yakında anlarsınız. kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi çarmıha gereceğim” dedi.” burada bahsedilen firavunun sözleri allah’ın sözlerine neden bu kadar çok benzemektedir? maide suresi 33. ayet ise şöyledir; “allah’a ve rasulüne savaş açanların, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, öldürülmeleri veya asılmaları veya elleri ve ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmekten başka bir şey değildir. bu, onların dünyada çekecekleri bir zillettir. ahirette ise, kendilerine büyük bir azap vardır.” görüldüğü gibi allah da aynı firavun gibi suçluların elleri ve ayaklarının çapraz kesilmesini emretmektedir. (…)

Allah’ın şüphesiz ki (haşa) kimseden bir şey öğrenmeye veya esinlenmeye ihtiyacı yoktur, o bu tarz kısıtlamalardan beridir ve her şeyi bilendir. Kuran, uygulama anlamında İslam dininin Arap toplumuna uyarlanmış bir formunu getirir. Toplumdan kopuk teorik bir kitap değil, indiği toplumun şartları ele alınarak açıklamalar getiren bir kitaptır. Aktarılan ceza, o çağda ve dönemde uygulanan bir cezadır. Aynı cezaya hem firavunda hem de Kuran’da rastlamamız bu yüzden doğaldır.

Teyemmüm için de aynı şey söylenebilir. Muhtemelen firavun veya adamlarının da teyemmüm yaptığını öngörebiliriz. Aynı teyemmüm, suyun az olduğu bir coğrafyada ifade bulan Kuran’da da yer alır.

34- araf suresi 136. sure şöyledir; “biz de mucizelerimizi yalanladıkları ve onlara kulak asmadıkları için kendilerinden intikam aldık, onları denizde boğduk.” allah kendi yarattığı kullarından intikam alır mı? intikam duygusu insanlara özgü bir duygu değil midir?

Allah’ı (haşa) insani ölçüyle değerlendirme hatasına düşmemek gerekir. İnsanın intikamı ile Allah’ın intikamı, şüphesiz farklıdır.

İntikam; kavram olarak, bir kişiye yaptığı olumsuz hareketin karşılığında ceza vermek demektir.

Bir insanın intikam aldığını söylediğimizde; intikam alan kişinin öfkeyle / nefretle hareket ettiğini ve duyguları yüzünden zarar verme niyetiyle saldırıda bulunduğu gibi bir sahne canlanır.

Allah ise; bu tarz insani zayıflıklardan beridir. İnsanlara has bu zayıflığı işin içinden çıkardığımızda, geriye sadece kötülük yapmış birinin karşılığını bulması kalır. Yani kötülük yapan kötülük bulmuştur. Bu; ahiretteki sorgu inancıyla da, daha uzağa bakarsak karma inancıyla da birebir örtüşmektedir. Adaletin gereğidir.

Allah, aynı adalet sıfatı çerçevesinde şüphesiz ki iyiliğe de kötülüğe de dengince karşılık verecektir.

Bunu destekleyecek bir detay: İntikam almak diye geçen kelime; kimi başka meallerde ceza vermek, acısını çıkarmak diye de kullanılmıştır.

35- araf suresi 179. ayet şöyledir; “yemin olsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. onların kalpleri vardır, onlarla duyup anlamazlar, onların gözleri vardır, onlarla görmezler, onların kulakları vardır, onlarla işitmezler. onlar hayvanlar gibi, hatta daha şaşkındırlar. işte bunlar, gafillerdir.” allah insanlardan ve cinlerden birçoğunu sadece cehennem için mi yaratmıştır? eğer allah bazı kişileri cehennem için yaratmışsa sınav bunun neresindedir? bu kişiler cehennem için yaratıldıkları halde allah’ın yaradışına karşı gelip iman etme ihtimalleri var mıdır? ve “onların kalpleri vardır, onlarla duyup anlamazlar” kısmında insanın kalple anladığı söylenmektedir, ancak günümüzde bilinmektedir ki kalbin görevi vücuda kan pompalamaktır, bir şeyleri anlamak kalbin değil beyinin görevidir (…)

Allah, şüphesiz ki her şeyi bilmektedir.

Kuran, Allah’ın insanları ve cinleri kendisini tanıyıp kulluk etmeleri için yarattığını söylüyor. Bu durumda; insanların kendisini tanıyabilecekleri ayetler olmalı, değil mi? Kuran cümleleri Allah’ın ayetleri olduğu gibi; kainatta, doğada yaptığımız gözlemlerde de Allah’ın ayetlerini buluruz.

Allah’ın Kuran’da bildirilen 99 ismi arasında, Cemal ve Celal kabilinden isimler vardır. Kelimenin basit anlamıyla; Cemal güzellik ve rahmeti; Celal ise öfke ve şiddeti, kahrediciliği içerir.

Allah’ı tanıyıp kulluk etmek amacıyla yaratılan varlıkların; kısmen Cemal, kısmen de Celal isimleriyle çeşitli şekillerde karşılaşmaları beklenecektir.

Dolayısıyla; ahireti değerlendirecek olursak, kullardan bazıları Cemal tecellisi olarak cenneti, bazıları da Celal tecellisi olarak cehennemi deneyimleyecektir.

Allah; her şeyi bildiğinden ötürü, yaradılış anında kimin cennete kimin cehenneme gideceğini şüphesiz bilmektedir. İncelik şurada yatmaktadır: Kısıtlı algımızdan ötürü, bunu biz bilmiyoruz.

Bir kul, hayatın akışında belli durumlarla karşılaşır, belli kararlar verir, belli davranışlarda bulunur. Cüzi iradesini kullanır. Bunun sonucunda da cehennem veya cennete gider.

“Madem nereye gideceğimiz belli, hiç çaba harcamayalım” diyecek bir kulun böyle diyeceği de bellidir; hiçbir çaba harcamayan ve “Nasılsa sonumuz belli” diye keyfi ve fevri davranan birinin cehenneme çıkma ihtimali çok kuvvetlidir.

“Madem cennete dair bir umut var, o yönde çaba harcayalım” diyecek bir kulun da böyle diyeceği bellidir; onun çabası, Allah’ın izniyle onu cennete götürebilir.

Yani; makro ölçekte baktığımızda, Allah kimin nereye gideceğini bilmektedir. Ancak; biz kullar olarak bu bilgiye sahip olmadığımızdan, bizim için bu adeta bir sınavdır. Sınav kelimesi; Allah’ın (haşa) bizim ne yapacağımızı bilmemesinden değil, bizim bilmememizden gelir, yani kendimize bir sınavdır.

Aynen bir sınavın sonunda not almamız gibi, bize verilen sürede yaptığımız davranışlar akıbetimizi belirleyecektir. Öğretmenin cevap anahtarına sahip olması ve kimin geçip kimin kalacağını önceden kanaat ederek bilebilmesi, sınava giren öğrencilerin sınavda olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yani dışarıdan gelen bir müdahale, biz tam şöyle davranacakken son anda böyle davranmaya zorlamamaktadır. Allah, (kusurlu bir ifade olacak ama) bir anlamda sonsuz determinizm sahibidir. Yaradılışta olup bitecek her şeyi şüphesiz görmüştür ve cüzi irademiz olsa da kimin hangi seçimleri yapıp nereye varacağını bilir.

Cehenneme varan, Allah’ın ekseriyetle Celal sıfatlarının tecellisini deneyimler. Cennete varan, Allah’ın ekseriyetle Cemal sıfatlarının tecellisini deneyimler.

Sonuç nasip olabilecek kişiye önce niyet ve umut nasip olur. O niyet ve umutla hareket edenlerin bir kısmı da sonuca varır. Bize düşen, teslimiyet ve umutla, Allah’ın rahmetine sığınarak cüzi irademizle elimizden gelen en güzel şekilde davranmaktır.

Allah’ın, kullarının bir kısmının cehenneme gideceğini bilmesi, anladığım kadarıyla sorunun sahibinde bir “haksızlık” hissi uyandırmış. Ancak; hak ve haksızlık kavramı ancak denkler arasında olabilir. Allah bizim (haşa) dengimiz değil, Rab’bimizdir. O ne isterse onu yapar, buna ancak teslim olunabilir.

Allah’ın yaratmasına ve takdirine itiraz edilemez. Eğer Allah bazı kullarını sırf cehenneme göndermek için yarattıysa, yaratmıştır – bu sorgulanamaz. Eğer bazı kullarını da sırf cennete göndermek için yarattıysa, yaratmıştır – bu da sorgulanamaz. Faraza bazı kullarını kesin cehennemlik, bazılarını kesin cennetlik, bazılarını da ihtimalli yarattıysa, bu da sorgulanamaz. Herkesin bir cennet şansı varsa, bu da sorgulanamaz. Bunlar Allah’ın takdiridir.

Yaradılmış olduğumuz ve cüzi irademiz & önümüzdeki kararlara bağlı olarak cennet veya cehennemin bizi beklediği gerçeği dururken, değiştiremeyeceğimiz gerçeği sorgulamak bizi tefekkürün ötesinde bir sonuca götürmez. Mevcut gerçeğe odaklanarak, umutkar bir şekilde elimizden gelenin en iyisini yapmak; verimli bir karar olacaktır.

Bu konudaki teslimiyet kimi insana çok kolay gelirken, kimi insanı ise zorlayabilir. İşte, herkesin sınavı farklıdır. İslam, teslimiyet ve selamet kelimelerinin aynı kökten geldiğini hatırlayalım.

Umut edelim ki; Allah bizi cennete götürecek davranışlara erişebilecek kulları arasında kılmış olsun. Eğer yolu gördüysek, o yolu yürüyebilmek için umut da var demektir. Allah’ın rahmetinden umut kesilmez.

Bu konu, 11. soruda da ele alınmıştır.

Son olarak kalp kavramına gelelim. Kuran, o günün Arap toplumuna indiğinden, o günün Arap toplumuna hitap edecek biçimler içermekteydi. Kalp, o günlerde düşünme organı olarak bilindiğinden, düşünmeyle ilgili pek çok ayet insanlara hitap edebilmek için “kalp” sözcüğünü kullanır.

36- yasin suresinde hesap gününün anlatıldığı kısımda 59,60,61. ayetler şöyledir; “59- (allah onlara şöyle diyecektir:) ey günahkârlar! bugün (bir kenara) ayrılın. 60-61- ben, sizden “ey ademoğulları! şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır. bana kulluk edin. doğru yol, budur!” diye söz almadım mı?” allah arada bir elçi olmadan direk insanlarla mı muhatap olmuştur? allah bu ayette bizden söz aldığını mı söylemektedir? (…)

Allah’ın insanlara ya “perde arkasından” (Musa gibi), ya da peygamberler aracılığıyla kelime gönderdiği; Kuran’da ifade edilmektedir. Dolayısıyla; Allah’ın insanlara bir şeyler söylediğini ifade eden ayetlerde, Kuran’ın bütününü göz önüne alarak bunun ekseriyetle elçiler aracılığıyla gerçekleştiğini anlayacağız.

Yasin Suresi 60/61. Ayetler için 41 ayrı Türkçe meali incelediğimizde, hiç birinde “söz almak” ifadesi bulunmamaktadır. Bunun yerine, “demedim mi? / emretmedim mi?” diye tercüme edilmiştir. 41 mealin fikir birliği yaptığı tercüme, Allah’ın insanlardan söz almasından ziyade doğru davranmayı öğütlemesini ifade etmektedir.

“Ey Adem oğulları” diye başladığına göre; bu ayet tüm insanları kastetmektedir. Allah’ın “şeytan” yerine kendi yolunu seçmelerini herkese öğütlediği ifade edilir. Kanaatimizce; bu öğütleme her topluma ve kişiye farklı bir şekilde ama mutlaka yapılır. Kimi kitaptan okur, kimi kitap getirmeyen peygamberden dinler, kimi Allah’ın yarattıklarındaki ayetlerden anlar, kimi kendi vicdanında işin özünü bulur, kimi de bunları bir araya getirerek bir sonuca varır. Kimi ise bir sonuca varamayıp şeytana uyar tabii…

Ek olarak; “şeytan” konusuna 40. sorunun cevabında kısaca değindik.

37- fatır suresinde denizlerden bahsedilen kısımda 12. ayette şunlar söylenmektedir; “… onda (suları) yarıp giden gemiler görürsün. (allah bunları) onun nimetlerinden elde etmeye .(çalışasınız diye yaratmıştır.) belki şükredersiniz.” bu ayette bahsedildiği gibi, gemileri, denizlerden faydalanabilmemiz için doğrudan allah mı yaratmıştır?

Allah, sesi yarattığı anda bestelenebilecek tüm şarkıları da yaratmış olur. Bu anlamda tüm şarkıları Allah yaratmıştır. Kulların yaptığı şey, zaten yaratılmış olanı keşfetmek ve forma sokmaktan ibarettir; bu yoktan yaratmakla aynı şey değildir. Şekil vermekten ibarettir.

Gemilerde de aynı mantık vardır. Allah; denizin ve ağaçların da dahil olduğu bir sistem yaratmış, kaldırma kuvveti gibi prensipleri oluşturmuştur. Bu anlamda (ses örneğinde olduğu gibi) suda yüzebilen ve insanların yolculuk edebileceği tüm ahşap araçları (gemi) yaratmıştır.

İnsan gemi inşa ettiğinde, beste yapan kişi gibi, yoktan yaratmış olmaz. Yaratılmış olana şekil / form vermiş olur.

38- fatır suresi 24. ayet şöyledir; “şüphesiz biz seni, müjdeleyen ve (onunla) uyaran biri olarak gerçek ile gönderdik. kendilerine bir uyarıcı gelmeyen hiçbir topluluk yoktur.” afrika kıtasında daha hiç diğer insanlarla karşılaşmamış kabileler yaşamaktadır, bunlara uyarıcı gönderilmiş midir? kutuplarda yaşayan insanlara uyarıcı gönderilmiş midir? çine, japonyaya, singapura uyarıcı gönderilmiş midir? adalarda yaşayan insanlara uyarıcı gönderilmiş midir? himalayalarda dağlarda yaşayan insanlara uyarıcı gönderilmiş midir? eğer bunların hepsine bir uyarıcı gönderilmişse neden hiçbirinin yazılı eserlerinde kur’an-ı destekleyen eserler yoktur, neden her birinin eserlerinde geçen yaratıcı inanışı farklıdır? ve eğer eskiden yaşayan tüm insanlara uyarıcı gönderilmiş ise bugün bize neden gönderilmemektedir? ya da bugün daha hiç başka insanlarla karşılaşmamış kabilelerde yaşayan insanlara bir uyarıcı gönderilmemektedir? üzerlerinden geçen uçağı canlı sanarak ona ok atan kabilelerin yaşadığı günümüzde neden bu insanların binlerce din ve kutsal kitap arasından islamı ve kur’anı kendilerinin bulup, öğrenip, iman etmeleri beklenmektedir?

Bu soruyu cevaplamak için; din, İslam, mümin, müslüman gibi kavramların iyi anlaşılması gerekmektedir.

Kuran, İslam’ın en son indirilen kitabıdır ve içeriği korunmuştur. Ancak, dinin ilk ve tek kaynağı değildir. Hz. İbrahim, hatta Hz. Adem dahi Allah’ın tek dinine tabidir. Hz. İsa, Hz. Musa yine Allah’ın tek dinine tabidir.

Bu tek din, özü (muhkem kısmı) aynı olmakla birlikte, farklı zamanlarda farklı topluluklara kendilerine uygun bir şekilde ve formda gönderilmiştir. Adını bilmediğimiz, kitap getirmemiş pek çok peygamber gelmiş geçmiştir. Onların öğretileri de toplumlarda yer edinmiştir.

Bu öğretilerin farklılaşması üç sebepten olabilir: 1) Kaynağı ilahi değildir 2) Zamanla yozlaşmış ve değiştirilmiştir 3) Sembol ve benzetmelerin ötesine doğru bakılamıyordur.

Tek din olan ve bildiğimiz / bilmediğimiz tüm peygamberler tarafından farklı şekillerle getirilen İslam’ın özüne, sadece kendini, vicdanını ve doğayı gözlemleyen ilkel bir insan dahi ulaşabilir. Kuran’da indirilmiş olan sisteme ve uygulamaya birebir ulaşamaz, ancak Kuran’daki teşbihler ve uygulamalar da Arap toplumuna göre indirilmiş, diğer toplumlara uyarlanabilmesi için esneklikler getirilmiştir.

Tek din hakkında daha fazla bilgi için, Tek Din başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.

Kuran’dan aldığımız bilgiye göre, Allah kimseye kapasitesinin üzerinde sorumluluk yüklemez. Yerli, kendi vicdanıyla bulabildiği öz kadarından sorumludur; bu onunla Allah arasındadır.

39- meryem suresi 27. ve 28. ayetler şöyledir; “27- hamile olduğu halde halkının yanına geldi “ey meryem! alışılmadık bir şey getirdin!” dediler. 28- “ey harunun kız kardeşi! baban, kötü bir adam değildi. anan da bir kahpe değildi.” bu ayetlerde hz. meryemin harun adında bir kardeşi olduğundan bahsedilmektedir. ancak hz. meryemin harun adında bir kardeşi yoktur. hz. musa’nın ise harun ver meryem adında kardeşleri vardır. (…)

Kuran, Tevrat’tan türememiştir. Aynı kaynaktan gelip aynı gerçekleri anlattığı için, örtüşen noktalar çıkabilir. Ancak; soruda geçen kavram da örtüşen veya (haşa) “çalındığı esnada” gözden kaçan bir nokta olmaktan çok uzaktır.

Hz. Yakub’un soyundan; Musa, Harun, Zekeriya ve İsa gelmiştir. Bu ayetteki diyalogda; Meryem’in Harun gibi kıymetli bir insan ile (kardeş gibi) aynı kanı paylaştığı ifade edilmiştir. Aynı zamanda; konuşan kişinin, Meryem’i o güne kadar Harun’un adeta kız eşleniği gibi, Harun iyiliğinde bildiği ifade edilmiştir. “Adeta Harun’un kız hali” şeklinde…

Yani denmiştir ki; “Sen hem Harun’un soyundan geliyorsun, hem bugüne kadar ancak Harun’a yaraşabilecek kadar iyi biriydin, hem baban iyi biriydi, hem de annen iyi biriydi, nasıl oluyor da sen böyle bir iş yaptın?”

O çağda; iyilik benzetmesi yapmak için, önceki peygamberlerin ve salih kişilerin isimlerinin anılması da yaygın bir dil alışkanlığı idi.

Günümüzde gerçekten bacımız olmayan kişilere “Bacım”, veya gerçekten annemiz olmayan insanlara “Anne” dememizle örtüştürülebilir.

40- meryem suresi 83. ayet şöyledir; “bizim o şeytanları kâfirlerin üzerine saldığımızı, onları (günahlara) yönlendirdiklerini görmedin mi?” şeytanları allah mı kâfirlerin üzerine salmıştır? onları günaha yönlendirsinler diye mi şeytanları üzerlerine salmıştır?

Önce şeytan kelimesinin ne anlama geldiğini anlamak gerek. Kuran’ın indiği dönemde; şeytan kelimesi belli yılan türü için kullanılıyordu. İnsanı çok korkutan ve aklını başından alıp akılsızca kaçmasına / davranmasına yol açan bu yılan türü, şeytandır.

Aynı şekilde; insanın aklını başından alıp günaha yönelmesine yol açan arkadaş, alışkanlık, kurum, madde, vb şeytan olarak nitelendirilebilir.

Bu gözle bakarsak; dünyamızda 7/24 her yerden şeytanlar üzerimize salınmaktadır. Çıkar için kötülük öneren arkadaş, faiz kazancını cazip göstermeye çalışan firma, kaçak film / MP3 indirerek emek çalmaya yönelten siteler, vb sayısız şeytan sürekli üzerimize salınır.

Allah’ın yaradışı gereği, interaktif bir dünyada yaşıyoruz. Dünyayı 5 duyumuzla algıladığımızdan, bu şeytanları görmek ve duymak durumundayız. Yani fıtratımız gereği şeytanları algılayacağız.

Burada odaklanılacak nokta; şeytanların salınması değil, onlara uyanların kafirler olmasıdır. İradede ve uygulamada kuvvetli birine şeytanların etki etmesi kolay değildir.

41- isra suresi 45 ve 46. ayetler şöyledir; “45- sen kur’an okuduğun zaman, biz seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmez bir örtü koyarız. 46- onu anlamalarına engel olsun diye, kalplerinin üzerine kabuklar geçiririz, kulaklarına da ağırlıklar koyarız. kur’an’da rabbini tek olarak andığın zaman, ürkerek arkalarına dönüp giderler.” enam suresi 25. ayet de şöyledir; ”içlerinden kimisi seni kur’an okurken dinler. ancak biz, onların kalplerine onu zevkle anlayıp dinlemelerine engel olan kabuklar geçirmişizdir. onların kulaklarında da bir ağırlık vardır. her mucizeyi görseler de, ona iman etmezler. hatta sana geldiklerinde, seninle tartışırlar. inkâr edenler, “bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir!” derler.” bu ayetlerde ahirete inanmayanların kur’anı anlamamaları için allah’ın onların kalplerinin üzerine kabuk geçirdiği yazmaktadır. inanmayan kişi kur’anı dinlemeden nasıl körü körüne inanabilir? allah neden inanmayanların kur’anı anlamasını engellemektedir? inanmayan kişiler anlasın da iman etsin diye kur’an gönderilmişken, neden allah inanmayanların kalplerine kur’anı anlamasınlar diye kabuklar geçirmektedir?

Bu örtü; Allah’ın yarattığı sistemin bir sonucu olarak doğal olarak örtülmektedir.

Camdan bir taş atsam ve taş bahçeye düşse, bu taşı ben atmış gibi gözüksem de; aslında Allah’ın yarattığı sistemin yerçekimi kuralları çerçevesinde aşağıya inmiştir. Yani bu olanağı Allah yaratmıştır. Ben taşı atarak bu olanağı tetiklemiş / olanaktan faydalanmışımdır.

Aynı şekilde; ahirete inanmayan birinin ortaya koyacağı davranışların, Allah’ın sistemi gereği, onların anlayışını zorlaştıracağı ifade edilmiştir.

Allah; (haşa) elini uzatıp suni bir şekilde insanların kalbini kapatmamaktadır. Allah’ın yarattığı sistemin prensipleri gereği, ahirete inanmadan davranan insanların, bahçeye taş atarak yerçekimini ifade buldurduğu gibi, davranışlarının sonucunda anlayışsız, inceliksiz insanlara dönüşeceğine dikkat çekilmiştir.

Ahirete inanan insanların temiz ve erdemli davranışları ise; anlayış, empati, vicdan, incelik, vb getireceğinden; yine Allah’ın yarattığı prensipler sonucunda daha anlayışlı olmalarını sağlayacaktır.

Sistemi Allah yarattığı için; bir anlamda kalpleri örten de açan da Allah’tır. Ancak, (yerçekimi gibi) hangi mekanizmayla kendimizde neyi ifade bulduracağımız davranışlarımıza bağlıdır.

42- isra suresi 73, 74 ve 75. ayetler şöyledir; “73- az daha seni bile, sana vahiy ettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi. o zaman, seni dost edineceklerdi. 74- eğer biz sana direnç vermemiş olsaydık, az daha onlara az bir şey kayacaktın. 75- o zaman biz sana, hem hayatın acısını, hem de ölümün acısını tattırırdık. sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” allah bu ayetlerde hz. muhammede neden kızmaktadır? hz. muhammed yanlış bir iş yaptığı için mi allah ona kızmaktadır? inşirah suresi ilk 3 ayetinde bahsedildiği gibi allah hz. muhammedin göğsünü açıp temizlememiş midir? buna rağmen hz. muhammed nasıl allah’ı kızdıracak bir şey yapabilir? yoksa “şeytan ayetleri” denilen ayetler gerçek midir? allah bunları vahiy ettiği için mi hz. muhammede kızmıştır? şeytan ayeti meselesi şöyledir; (…) işte bu nedenle de allah şu ayeti indirdi; “(ey muhammed!) senden önce hiçbir peygamber yoktur ki, şeytan onun okudukları arasına, bir şeyler katıp bırakmasın. allah, şeytanın bıraktığını bozar, kendi ayetlerini güçlendirir. allah bilendir, hikmetlidir.” (hacc suresi, ayet:52) (…) şeytan nasıl olur da allah’ın peygamberini kandırabilir? (…)

Öncelikle; Allah’ın (haşa) fark etmemesi, gaflet içinde olması, durumu kurtaracak bir şeyler yapmak durumunda kalması, insan gibi sinirlenmesi gibi ifadeler şirktir; bizden uzak olsun.

Hz. Muhammed’in ve kimi başka peygamberlerin davranışlarının eleştirildiği pek çok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden bize çıkacak belli dersler vardır. Bunlardan ilki; elçilik görevine istinaden çok yüksek mertebede bulunmakla birlikte, göğsü genişletilmiş de olsa, peygamberlerin de insan olduğudur. Hz. İsa’ya (haşa) Rab’lik sıfatı yakıştırma gibi hatalara düşenler olmuştur; benzeri bir hataya yaklaşmamamız için, bu yerinde bir hatırlatmadır.

İkincisi; peygamberin bile uyarıldığı konularda bizlerin çok daha dikkatli olması gerektiği dersidir. Bir diğer ders; peygamberin elçi olduğu kadar devlet başkanı da olmasıdır. Peygamber’e özel gibi gözüken bazı ayetler, o günün şartları ile birlikte düşünüldüğünde, özünde devlet başkanı / kamu otoritesi hakkındaki hükümleri içermektedir.

Şeytanın Allah hükümleri arasında bir şeyler katmasına gelince… Şeytan kelimesinin anlamını, 40. sorunun cevabında ele aldık. Soruda geçen Hacc 52 için ise, 41 ayrı Türkçe meali incelediğimizde, “şeytan onun okudukları arasına bir şeyler katıp bırakır” şeklinde değil, “Herhangi bir peygamber (Hz. Muhammed veya bir başka peygamber) bir şey temenni ettiğinde şeytanın onun arasına bir şeyler katması” şeklinde tercüme edildiğini görürüz.

Bu anlamda, Allah’ın vahyi inerken araya bir şeylerin karışması söz konusu değildir. Peygamber de insan olduğu için; bir şey istediğinde, ister istemez aklından beşeri / yoldan çıkaracak istekler de geçebilir. Ancak, Allah’ın ayetlerinin peygamber nezdinde ağır basacağı ve bu gelen vesvesenin bir hükmü olmayacağı ifade edilir.

Buradan bizim anlayacağımız şey, vesvesenin peygamberlere bile gelebildiğidir. Biz kullara da gelecektir, gelmesini beklememiz gerekir. Bizim yapmamız gereken; buna hazırlıklı olmak, dalgınlıkla aklımıza geleni yapmamak ve peygamberleri feyz alarak, vesvese yerine Allah’ın gösterdiği yolun ağır basmasını sağlamak ve onu tercih etmektir.

43- hûd suresi 13. ayet şöyledir; “yoksa “onu kendi uydurdu?” mu diyorlar. de ki: “haydi onun gibi uydurma on sure getirin. allah’tan başka gücünüzün yettiğini de çağırın. eğer doğru söylüyorsanız, bunu yaparsınız.” bu ayete göre kimse kur’an ayetlerine benzer on sure yazamaz. ancak etrafta bir sürü sahte (…) dolaşmaktadır. onların hiçbiri kabul edilmese bile, şu an ben oturup on tane ayet uydursam kur’anın doğruluğu bozulacak mıdır? hiç kimse on tane ayet uyduramaz mı?

Kuran bir bütündür. Herhangi bir ayet, kitabın diğer yerlerine yerleştirilmiş diğer ayetlerle birlikte tamamlanmakta ve anlamını bulmaktadır. Kuran’daki matematiksel denge ile ilgili yazılmış pek çok makale de bulunmaktadır, zaman içerisinde yeni keşifler de yapılmaktadır.

Bununla birlikte; Kuran’da benzetme gibi gözüken pek çok bilgi, ancak yıllar sonra bilim tarafından keşfedilebilmiştir. Dileyen bunları araştırabilir.

Edebiyatı kuvvetli olan biri, lafları ve kelimeleri benzetip bir şeyler uydurabilir tabii. Ancak; Kuran’daki ahenk, matematiksel düzen ve ilahi kaynaktan gelen bilimsel bilgileri içeremeyecektir. Bu yüzden, Kuran’dakine denk 10 sure getirmek, beşerler için mümkün değildir.

44- hûd suresinde nuh peygamberin anlatıldığı kısımda 40. ayet şöyledir; “nihayet emrimiz geldiğinde ve tandır kaynadığında şöyle dedik: “geminin içine her birinden ikişer çift, aleyhinde hüküm verilmiş olan dışında aileni ve iman edenleri bindir!” onunla beraber çok az kişi iman etmişti.” bahsedilen ayette nuh peygamberin her hayvandan ikişer çift gemiye koyması emredilmiştir, (…) nuh peygamber bu 8 milyon 700 canlı türünden her birinden bir dişi bir erkek 2 şer tane toplamda 17 milyondan fazla canlı türünü ne kadar zamanda toplamıştır? kutuplardaki penguenlerden, çindeki pandalara kadar, yırtıcı hayvanlardan, zehirli örümceklere kadar tüm bu hayvanları tehlikesizce nasıl yakalamayı başarmıştır? ayrıca 17 milyon hayvanın sığacağı büyüklükte bir gemiyi nasıl yapabilmiştir? dünyanın en kalabalık 2. şehri olan istanbul’un nüfusu bile 13 milyonken 17 milyon canlının sığacağı büyüklükte devasa bir gemi nasıl olabilir? ve nuh peygamber her birinin farklı gıda ihtiyaçları olan 17 milyon hayvanı nasıl besleyebilmiştir?

Nuh, kendi çevresindeki faydalı ve toplayabildiği hayvanlardan toplamış; böylece bölgesindeki sel geçtiğinde yeni bir hayatı başlatabilecek minimum örneklemi elde etmiştir diye yorumlayabiliriz.

Allah’ın hiç kimseye gücünün üzerinde yük yüklemediğini hatırlarsak; Nuh’a da dünyadaki tüm hayvanları toplama görevini vermediği sonucuna varabiliriz. Nuh, kendi inşa edebileceği bir gemiye toplayabileceği kadar hayvandan sorumlu olacaktır. Bu hayvanlar da kendi bölgesinde yaşayan, muhtemelen çoğu evcil olan hayvanlardır.

Bu konuda yazılan, çizilen ve hikayeleştirilen edebi kaynaklarla Kuran karıştırılmamalıdır.

45- hicr suresi 9. ayet şöyledir; “şüphesiz bir uyarı ve öğüt (olan kur’an’ı), biz indirdik biz. onu, mutlaka biz koruyacağız.” bu ayette allah kur’an’ı koruyacağını söylemektedir. (…)

Bu soruda; Kuran indikten ve Peygamber vefat ettikten sonraki tarihi olaylar anlatılmış, akabinde bu olaylar sırasında bilgi kaybı olup olmadığı sorgulanmış ve Allah’ın Kuran’ı koruması konusundaki şüphe dile getirilmiştir.

Allah, koruma faaliyetini nasıl istiyorsa öyle yapar. Tarihin akışında hangi olay olmuş olursa olsun, Allah’ın Kuran’ı koruma iradesi dahilindedir. Bizim bu olayları kısıtlı kapasitemizle karmaşık olarak değerlendirmemiz, Allah nezdinde “Ol!” demek kadar basit olduğu gerçeğini değiştirmez.

Kuran’ın aslının muhafaza edilmediğini ispatlamak için bilhassa tarihi araştırmaya giren bilim insanı Sir William Muir, metnin muhafaza edildiği sonucunda varmıştır – dileyen bu hususu araştırabilir.

46- enam suresi 38. ayette kur’anı kerim hakkında şu sözler geçer; “biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” ancak orucu nelerin bozduğu, nasıl namaz kılınacağı, neyin helal neyin haram olduğu gibi çok önemli konular ve buna benzer yüzlerce şeyin nasıl yapılacağı kur’an da yazılmamış (…) hatta bundan dolayı mezhep ayrılıkları oluşmuştur. hangi mezhebin doğru olduğunu nereden bilebiliriz? allah hiçbir şeyi eksik bırakmadık dediği kur’an da neden bir çok şeyi açıklamamıştır? tek güvenilir kaynak olarak gördüğümüz kur’anı kerimde açıklanmayan konuları araştırmak için başvurduğumuz, hadislerin, hocaların hangilerinin doğru olduğuna nasıl karar verebiliriz? (…)

Kuran’ın kendisi, muhkem ve müteşabih ayetler diye iki grup ayet bulunduğunu bildirmektedir. Kuran’da miras paylaşımı gibi pek çok konuda son derece detaylı açıklamalar bulunurken, müteşabih ayetlerin esnek ve çok anlamlı bırakılması şüphesiz ki tesadüf değildir.

Buradaki hikmet, Kuran’ın her çağa uygulanabilir bir kitap olma özelliğini korumaktır. Kuran temel prensipleri net ve tartışılmaz bir şekilde vermiş, form / uygulama konusunda ise yer yer çok anlamlı / esnek bir dil kullanmıştır. Kitabın özünü ve bütününü kavrayan ve ilimde ileri gitmiş kişiler, bu esnekliğin çağımızda ve toplumumuzda nasıl karşılık bulabileceği konusunda bize fikir verebilir.

Kuran’ın bu yapısına (haşa) “eksiklik” demek, haksızlık olur. Zira esnekliktir.

Geçmişten bulunan yorumlar, o çağa ve topluma özel yorumlar olabilir. Mezhepler de genelde kendi çağında ve toplumunda müteşabih ayetleri yorumlayan alimlerin söylediklerinin dondurulması ile oluşmuştur. Geçmişte dondurulmuş bir yorum kümesini bugüne birebir getirmek, günümüz için en doğru uygulamayı hayatımıza sokmak anlamına gelmeyebilir.

Kaldı ki; Kuran’ın kendisi de dinin fırkalara ayrılması hakkında (en hafif ifadeyle) olumsuz görüş bildirmiştir.

Tavsiye edilecek yaklaşım; Kuran’ı sindirmiş ve çıkar beklentisi olmayan çağdaş yorumcuları araştırmak, dinlemek ve sentez yapmaktır. Tek bir yorumcuya bağlı kalmamak gerekir.

47- enam suresi 92. ayet şöyledir; “bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır, kendinden öncekileri doğrulayıp onaylayandır. (bunu, sana) şehirlerin merkezi olan (mekke’dekileri) ve çevresindekileri uyarman için (gönderdik). ahirete iman edenler, onlar namazlarına dikkat ederler.” kur’an-ı kerim ve hz. muhammed sadece mekke ve çevresindekileri uyarmak için mi gönderilmiştir? eğer öyle değilse neden bu ayette “tüm dünyadakileri uyarman için” değilde “mekke ve çevresindekileri uyarman için” diye yazmaktadır? ve gene sadece mekke ve çevresindekileri uyarmak için gönderilmediyse neden hz. muhammed tüm dünyayı dolaşıp kur’anı tüm dünya insanlarına tebliğ etmemiştir?

Cevap, sorunun içinde gizli. Allah’ın tek bir dini vardır, ve bu din pek çok peygamber tarafından farklı toplumlara farklı şekillerde açıklanmıştır. Hz. Muhammed’in görevi, kendisine gelen vahiyleri Arap toplumuna tebliğ etmekti. Kuran’ın Arapça inmesi de bunun bir göstergesi olarak bizzat Kuran’da yer alır. Coğrafi anlamda; “yüz yüze tebliğ” görevi belli bir bölge ile sınırlı idi.

Peygamber’in hayatının ötesine bakarsak, Kuran bugün dünyanın hemen her ülkesinde erişilebilir bir kitaptır. Dolayısıyla, hayattayken attığı adımlar sayesinde indirekt tebliğ görevini de yerine getirmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Hatırlamak gerekir ki; Arap toplumuna inmiş olsa da Kuran, doğru anlaşıldığı takdirde her toplumda uygulanabilecek bir kitaptır. Bu konuda, Kuran Her Ortama Gönderilmiştir adlı yazıya göz atabilirsiniz.

48- enam suresi 162, 163. ayetler şöyledir; “de ki: “benim namazım, ibadetlerim, hayatım, ölümüm alemlerin rabbi olan allah’ındır. onun ortağı yoktur. ben, bununla emronuldum ve ben, allah’a boyun eğip teslim olanların ilkiyim.” bu ayetlerde söylenene göre hz. muhammed allah’a boyun eğip teslim olan ilk kişidir. peki ondan önce gelen peygamberler allah’a boyun eğmemişler midir?

Eğmişlerdir. Buradaki ifade, peygamberin “kendi ümmetinde” Allah’a boyun eğip teslim olan ilk kişi olduğunu gösterir.

49- saffat suresi 6. ayet şöyledir; “muhakkak ki biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.” dünyadan milyonlarca kat büyük olan yıldızlar süs için mi yaratılmıştır? ve yakın gök diye bahsedilen yer neresidir? bizden miyarlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlar yakın gök de midir?

Kuran’ın genel şiirsel ve edebi dili kapsamında; yıldızlar için süs benzetmesi yapılmasında sıradışı bir durum bulunmamaktadır. Kozmik gözden yıldızlar devasa yapılar olsa da, dünyadan bakan insan açısından göze hoş gelen, adeta karanlık gökyüzünü süsleyen noktacıklar olarak görülebilir. Kuran da insana gönderilmiş bir kitap olduğundan, onun bakış açısına göre bir benzetme barındırmasında bir tuhaflık yoktur.

Gök kelimesi yıldızlarla birlikte kullanıldığı için, uzay boşluğunu simgelediği sonucuna varabiliriz. Zaten göğe yükseldiğimiz zaman uzaya çıkılmaktadır.

Kainat, insanın aklının alamayacağı kadar büyüktür. Öyle ki, kainatın boyutuyla karşılaştırdığımızda kendi galaksimiz bile kumsaldaki bir kum tanesi kadar kalmaktadır. Çıplak gözle süs olarak görebildiğimiz tüm yıldızlar, bu kumsaldaki bir avuç kumun ötesine geçmez.

Dolayısıyla evet, bizim kendi gözümüzle görebildiğimiz ve “süs” diyebildiğimiz yıldızlar, göğün yakın kısmındadır. Uzak kısımlarını çıplak gözle göremiyoruz.

Kainatın bu kadar büyük olduğu ise, o günün teknolojisiyle bilinemezdi. Bu ayete, Kuran’ın kaynağının insan olmadığı konusunda, zamanı gelince anlaşılacak bir ipucu gizlenmiş diyebiliriz.

50- lokman suresi 10. ayet şöyledir; “(o) görmekte olduğunuz gökleri direksiz yarattı, sizi sarsmasın diye yeryüzüne dağlar dikti, onda her tür hayvanı üretip yaydı. gökyüzünden bir su indirdik ve (onunla) orada her faydalı bitkiden çifter çifter bitirdik.” bu ayette konuşan kimdir? (…) ve gene ayette “sizi sarsmasın diye yeryüzüne dağlar dikti” denmektedir, ancak günümüzde dünyanın farklı yerlerinde her gün depremler meydana gelmektedir, yeryüzü sürekli sarsılmaktadır, bizi sarsmaması için dikilen dağlar işlevini yerine getirememekte midir?

Kuran’ın çeşitli yerlerinde, Allah’ın ben, biz veya o ifadesini kullandığınu görürüz. Bu durum, bu ayete özel değildir. Hz. Muhammed’in ağzından yazıldığı için değil, Kuran’ın ifade bulduğu edebi yaklaşım gereğidir. Kuran’ın insan tarafından yazılmadığı konusunda pek çok yorumcunun ortaya koyduğu işaretler vardır, bunlar kolayca erişilebilir haldedir.

Dağların tektonik katmanları bir arada tutan birer çivi görevi gördüğü, modern jeoloji tarafından ortaya konmuştur ve Kuran’ın indiği çağda bilinemeyecek bilimsel bir bilgidir. Bu ayette bu bilginin ortaya konması, Kuran’ın kaynağı konusundaki dikkat çekici noktalardan biridir. Bu ayette; gelecekte bir işaret olsun diye bırakılmış bilimsel ve net bir bilgi vardır.

Ayetteki ifadeden, “Dağlar var, o yüzden asla deprem olmaz” ifadesi çıkmamaktadır. Daha ziyade; “Dağlar var, o yüzden bazı depremler önlenir” ifadesi çıkar. Yani, dağlar bazı depremleri önlüyor diye Dünya’nın hiçbir yerinde deprem olmayacak diye bir şey yoktur.

51- zümer suresi 6. ayette “size hayvanlardan sekiz çift indirdi.” denmektedir. allah bize sadece sekiz çift hayvan mı indirmiştir? (…)

Bu ayetin net açıklaması;  En’am 143/144 içerisinde verilmiştir. Bu ayetlerde; söz konusu hayvanların deve, sığır, koyun ve keçi olduğunu ve her birinin iki tane olduğunu net bir şekilde anlıyoruz.

Bu hayvanlar da dahil olmak üzere tüm canlıların Allah’ın iradesi ile ortaya çıktığı şüphesizdir. Neden bu sekiz hayvana dikkat çekildiği, ayetin içinde bulunduğu bağlamda çok nettir.

Hemen bir önceki ayette; insanların çok işine yarayan Güneş’in ve Ay’ın yaratıldığı ve insanlara hizmet halinde olduğu ifade edilir. Hemen bir sonraki ayette ise, Allah’a nimetlerden ötürü şükretmek gerektiği ifade edilir.

Bu aralıkta bilhassa ifade edilen dört hayvan türü, yine insanlara çok faydası dokunan ve insanların bilhassa empati kurup hakkında şükredebilecekleri hayvanlar olduğu için özellikle belirtilmiştir.

“Bu dört hayvan türünü Allah yarattı, gerisi (haşa) kendi kendine yaratıldı” anlamının çıkmadığı çok açıktır.

52- zümer suresi 10. ayet şöyledir; “de ki: “ey iman eden kullarım! rabbinizden takva ile korunun. bu dünyada iyilik yapanlara, bir iyilik vardır. allah’ın yarattığı yeryüzü, geniştir. sadece sabredenlere sevapları sonsuz ödenir.” bu ayette hz. muhammed insanlara “ey iman eden kullarım!” demektedir. (…)

Bu sorudaki şüphe, okunan mealdeki çeviri zayıflığından kaynaklanmıştır. Bu ayetin başındaki “De ki” ifadesi, daha güçlü meallerde “Tarafımdan şöyle aktar:” diye çevrilmiştir ve daha isabetlidir. Yani; Peygamber’den, Allah’ın kelimelerini aynen Allah’ın söylediği gibi seslendirmesi istenmiştir.

“Ey iman eden kullarım!” diyen Allah’tır. (Haşa) Peygamber’in kulu olmak diye bir şey Kuran’da tabii ki yoktur.

Bu karışıklığı önlemek için; bazı meallerde bu ayet “Ey iman eden kullar!” diye çevrilmiştir.

53- fussilet suresi 9,10,11 ve 12. ayetler şöyledir; “9- de ki: “siz gerçekten, yeryüzünü iki günde yaratanı inkar edip duracak, hâlâ ona ortaklar koşacak mısınız?” o, bütün alemlerin rabbidir. 10- hem orada, onun üstünde dağlar yaptı, arayanlar için eşit olmak üzere orada yaşayanların azıklarını belirledi. (bütün bunlar) dört günde (oldu). 11- sonra, o bir duman iken, göğe yöneldi. ona ve yeryüzüne, “haydi, ikiniz de ister istemez gelin!” dedi. “isteye isteye geldik!” dediler. 12- bu şekilde onları iki günde, yedi gök olmak üzere yerine koydu, her göğe de işini (kendisinde nelerin meydana geleceğini) vahiy etti. yakın göğü, kandillerle donattık ve koruduk. işte bütün bunlar, o çok güçlü olan ve her şeyi bilenin belirlemesi ile olmaktadır.” bu ayetlere göre iki günde yeryüzü yaratılmıştır, dört günde yeryüzünde dağlar yapılmış ve arayanların azıkları eşit olarak dağıtılmıştır, iki günde de yedi gök olmak üzere gökler yaratılmıştır, yani toplamda evren 8 günde yaratılmıştır. ancak araf suresi 54. ayet, hud suresi 7. ayet, yunus suresi 3. ayet, furkan suresi 59. ayet, secde suresi 4. ayet, kaf suresi 38. ayet ve, hadid suresi 4. ayette evrenin 6 günde yaratıldığı söylenmektedir. bunların hangisi doğrudur? evren kaç günde yaratılmıştır? (…)

Bu sorudaki temel eksiklik, “gün” kelimesinin bugün kullandığımız anlamda takvim günü olarak algılanmasıdır. Kuran’ın pek çok yerinde gün (yani yevm) kelimesi, aşama anlamında kullanılır.

Fussilet Suresi’nde; evrenin değil, Dünya’nın yaratılması anlatılmaktadır. Yeryüzü 2 aşamada oluşmuştur. Rızıkların ayarlanması 4 aşamada olmuştur. Gökyüzünün oluşması 2 aşamada olmuştur – burada 7 kat gök diyerek, gökyüzündeki 7 tabakanın haber verilmiş olması ise düşündürücü bir işarettir.

Evrenin yaradılışını anlatan surelerde ise, evrenin 6 aşamada yaratıldığı haber verilmiştir.

Fussilet Suresi, diğer tüm sureler gibi, Allah’ın sözüdür.

54- fussilet suresi 44. ayet şöyledir; “eğer onu yabancı dilde bir kur’an yapsaydık, “ayetleri açıklansaydı ya! araba, acemce(farsça) (yabancı dilde) bir kur’an mı?” diyeceklerdi. de ki: “o iman edenler için bir rehber ve şifacıdır. iman etmeyenlerin ise, kulaklarında bir ağırlık vardır. o, onlara karşı körlüktür. (bu kur’an), onlara uzak bir yerden bağırılıyormuş (gibi gelir).” bu ayette allah kur’an’ı arapça indirmesinin sebebini, araba arapça bir kur’an indirdiği şeklinde açıklamaktadır. başka bir dilde indirseydik araba yabancı dilde bir kur’an mı? şeklinde sorular sorulacağı için arapça indirildiği söylenmektedir. peki aynı soruyu günümüz insanları sormaz mı? türk’e arapça bir kur’an mı? japon’a arapça bir kur’an mı? hindu’ya arapça bir kur’an mı? şeklinde sorular sorulmaz mı? allah kur’anı araplara arapça indirmiştir. peki neden türklere türkçe, ya da fransızlara fransızca bir kur’an indirmemiştir?

Dinin kaynağı olan Allah; hangi zamanda, hangi ümmete, hangi dilde, kimin vasıtasıyla ve hangi formda yönlendirme yapacağını şüphesiz ki mükemmelen bilir. Bu konuyu sorgulamak, “Neden elma kırmızıdır da mor değildir?” sorgulaması ile aynı kapıya çıkar.

Kuran, her ümmete elçi gönderildiğini ifade eder. Türkiye, Japonya, Hindistan coğrafyalarına da Allah’ın mesajı o topluluğa uygun olarak ulaşmıştır sonucuna varabiliriz.

İhtimal olarak; bir topluma önce sözlü aktarım yapan bir peygamber gelmiş, akabinde bir başka topluma inmiş olan kitap ulaşmış olabilir. Bir başka topluma doğrudan kitap inmiştir. Bir başka toplumda bir başka şey olmuştur.

Kuran, Allah’ın dinini çok detaylı ve geleceğe uzanayacak şekilde açıklayan bir kitap olarak, şüphesiz ki çok sağlam bir kaynaktır. Ancak unutmayalım ki, Allah’ın tek dinine dair ilk kaynak değildir. Allah’ın dini, Hz. Adem’den bu yana vardır ve geçerlidir.

Bu dinin farklı toplumlara (onlara uygun olarak ve özü aynı kalarak) farklı formlarda indirildiğini, bizzat Kuran haber vermektedir.

55- şura suresi 32 ve 33. ayetler şöyledir; “32- denizde o dağlar gibi akıp giden (koca koca gemiler de) onun varlığının delillerindendir. 33- dilerse o, rüzgarı durduruverir de, (gemiler) onun üzerinde sabit kalıverirler. şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükredenler için, (onun varlığı hakkında) deliller vardır.” bu ayetlerde rüzgar olmazsa gemilerin ilerleyemeyeceğinden bahsedilmektedir, ama günümüzdeki motorlu gemiler rüzgardan bağımsız hareket etmektedirler. rüzgar kesiliverirse bu motorlu gemiler de ilerleyemezler mi?

Kuran’ın pek çok yerinde, hüküm ve gerekçe bir arada verilir.

Örneğin; savaş atı yetiştirmek şeklide bir hüküm vardır ve bu hükmün gerekçesi, caydırıcı olmak ve savaşı başlamadan bitirmektir. Arap toplumuna ve o çağa özel verilmiş bu hüküm ile gerekçeyi çarpıştırıp erittiğimizde, “Caydırıcı olun ki savaş hiç çıkmasın” sonucuna varıyoruz. Bu temel sonuç, bugün her ülkeye uygulanabilir.

Bu konuda, Kuran’da Hüküm ve Gerekçe adlı yazıya göz atabilirsiniz.

Yukarıdaki ayette de bu kabilden bir yaklaşım vardır. O günün Arap toplumunda, rüzgarla giden gemiler bulunmaktaydı. Yani ulaşım için gerekli kaynak rüzgar idi. Yelkenli – rüzgar kavramlarını çarpıştırıp erittiğimizde, “Kullandığınız doğal kaynakları kanıksamayın” yaklaşımından başlayarak pek çok ders çıkarılabilir.

Kuran, indiği topluma has pek çok ifade içerir. Bu ifadeleri o toplumun şartları ve kitaptaki gerekçeleri ile birlikte değerlendirip özüne ulaştığımızda, her topluma ve çağa uygulanabilir prensipleri elde ediyoruz. Buradaki gemi / rüzgar örneği de bu kabildendir.

56- şura suresi 40. ve 41. ayet şöyledir; “40- kötülüğün cezası, onun benzeri bir kötülüktür. kim de kendisine kötülük yapanı affeder ve (onunla arasındaki ilişkilerini) düzeltirse, bunun ödülü allah’a aittir. o kesinlikle zalimleri sevmez. 41- kim zulmedildikten sonra öcünü alırsa, bunlara ceza için bir yol yoktur.” bu ayetlerde kötülüğün cezasının bunun benzeri bir kötülük olduğu ve bunun bir günahı olmadığı söylenmektedir. buna göre bir kişinin eşine tecavüz edilse, onun da o kişinin eşine tecavüz etmesinde bir günah yok mudur? peki tecavüz edilen kişinin hakkı nerededir?

Bir suç işlendiğinde ve ceza gündeme geldiğinde, verilecek ceza da şüphesiz Kuran’a uygun olmalıdır. Zina yasaklandığından ve özel durumlarda zina edilebileceğine dair bir hüküm de bulunmadığından, tecavüzün cezası karşı tarafın eşine tecavüz olamayacaktır.

Bu tarz bir durumda ona denk cezanın ne olabileceği, olayın vuku bulduğu çağın sosyolog, psikolog, vb ilim insanları tarafından belirlenebilir. Ancak, bu denk ceza da Kuran prensiplerine uygun olmalıdır.

57- gayişe suresi 6. ayette günahkârlar hakkında şöyle denilmektedir; “onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur.” hakka suresi 36. ayette ise gene günahkârlar hakkında şöyle denir; “irinden başka yiyeceği de yoktur.” ancak duhan suresi 43. ve 44. ayetler ise şöyledir; “43,44- muhakkak ki zakkum ağacı, günahkârın yemeğidir.” bu ayetler neden birbiriyle çelişir? gayişe suresinde günahkârlar kuru dikenden başka bir şey yemeyecek denilirken ve hakka suresinde “irinden başka yiyeceği yoktur.” denilirken, neden duhan suresinde “zakkum ağacı günahkârların yemeğidir.” denilmektedir?

Bu ifadelerin farklı gözükmesi, Arapça dilindeki bazı inceliklerin Türkçe’ye tam çevrilememesinden kaynaklanır. Üç ayet de, Cehennem’in çok sıkıntılı bir yer olduğu mesajını, herkesin empati kurabileceği yiyecek metaforu üzerinden vermektedir. Bu anlamda bir çelişki yoktur.

Faraza; bir ayette “kötü yiyecekler var” derken diğerinde “nefis yiyecekler var” denseydi, o zaman gerçek bir çelişkiden bahsedilebilirdi.

58- zariyat suresi 49. ayet şöyledir; “düşünesiniz diye her şeyden iki çift yarattık.” ancak günümüzde bilinmektedir ki, iki cins olmayan, sadece bölünerek üreyen binlerce canlı türü vardır. (…)

Allah, şüphesiz ki her şeyi bilmektedir. Bu sorunun cevabı, ayetin bağlamında yatmaktadır.

Hemen önceki iki ayette, hem gökleri hem de yeri Allah’ın yarattığına dikkat çekilmektedir. Hemen akabinde her şeyi çift yarattığını söylemesi, kainatta geçerli olan dualite kavramının ifadesidir.

Sığ bir anlayışla, bu ayetin genele vurularak erkek – dişi olarak yorumlanması bizi çok da yanlış bir yere götürmez. Ancak daha geniş çapta, burada dualite ifade edilmektedir.

Bölünerek üreyen canlılar, dualiteye engel teşkil etmemektedir.

59- kehf suresi 50. ayet şöyledir; “bir zamanlar meleklere, “adem’e secde edin!” demiştik de, iblis’in dışında hepsi secde etmişlerdi. o, cinlerdendi. rabbinin emrinden çıktı. “onlar size düşman iken, şimdi siz, beni bırakıp onu ve soyunu koruyucular mı ediniyorsunuz?” bu, zalimler için ne kötü bir karşılıktır!” bu ayette meleklere “adem’e secde edin!” denildiğinden ve iblisin secde etmediğinden bahsedilmektedir ve ardından iblis için “o cinlerdendi.” denilmektedir. iblis meleklerden midir yoksa cinlerden midir?

İblis hakkındaki açıklamayı, 29. sorunun cevabında yaptık.

60- kehf suresi 86. ayet şöyledir; “sonunda güneşin battığı yere vardığı zaman, onu balçıklı bir suda batıyor buldu. bir de onun yanında (inkarcı) bir topluluk buldu. biz, (ona şöyle) dedik: “ey zülkameyn! ya onları cezalandırırsın veya onlara güzelce davranırsın!” bir insan güneşin battığı yere nasıl varabilir? dünyanın yuvarlak oluşu ve kendi etrafında dönüşü sebebiyle güneş her an bir yerlerde batıyor, bir yerlerde ise doğuyor olarak görünür. (…) ve güneş akşamları dünya üzerinde balçıklı bir suya mı batar?

Bu ayetten; Zülkarneyn’in batıya doğru yolculuk ettiği ve vardığı yerin de batısında bataklık benzeri bir su birikintisi olduğu anlamı çıkar.

61- nahl suresi 79. ayet şöyledir; “(allahın emrine) boyun eğerek göğün boşluğunda uçan kuşlara bakmazlar mı? onları orada allah’tan başka ne tutmaktadır? elbette iman edecek bir topluluk için bunda ibretler vardır.” bu ayette gökteki uçan kuşları allah’ın gökte tuttuğu söylenmektedir. peki günümüzdeki uçakları gökte kim tutmaktadır?

Günümüzde uçakları da gökte tutan Allah’tır.

Burada iki noktayı ayırmak gerekir. Tüm kainatı, maddenin prensiplerini, fizik kurallarını, yerçekimini, kaldırma kuvvetini, vb yaratan Allah’tır. Bu bakış açısıyla; kainatın fizik kuralları her uygulandığında, o faaliyet Allah sayesinde olmuş olur.

Yerçekimi olmasa, bıraktığımız taş yere düşmezdi. Dolayısıyla; bıraktığımız taşı yere düşüren / düşmesine olanak veren, yerçekimini yarattığı için Allah’tır. Bizim bir taş tutarken parmaklarımızı açmamız, yerçekimi olmasa taşın yere düşmesini sağlamazdı.

Aynı yaklaşımla, kuşları havada tutan da Allah’tır çünkü onların uçabilmesini sağlayan tüm maddi prensipleri Allah yaratmıştır.

Aynısı uçaklar için de geçerlidir. Hava akımının kaldırma gücü gibi bir prensip yaratılmış olmasa, en sağlam motor da yapılsa o uçak havalanmazdı. Dolayısıyla uçağı havada tutan Allah’tır, onun orada durabileceği prensipleri yoktan yaratmıştır çünkü. Biz motor yaparak, Allah’ın sisteminin izin verdiği bir olguyu kullanıyoruz sadece.

62- nahl suresi 67. ayet şöyledir; “hurma ve üzümlerin meyvelerinden, hem sarhoşluk veren bir içki, hem de güzel, hoş bir rızık edinirsiniz. şüphesiz bunda aklı olan bir topluluk için elbette bir ders ve ibret vardır.” bu ayette hurma ve üzümlerden sarhoşluk veren bir içki edinirsiniz diyor ve bunun hakkında kötüdür, haramdır gibi bir şey söylenmiyor. gene nahl suresi 115. sure de ise şöyle deniliyor; “allah size sadece ölü etini, kanı, domuz etini, allahtan başkası adına kesilmiş hayvanları haram kıldı.” hacc suresi 30. ayet de de şu cümle geçmektedir; “… size okunup bildirilenlerin dışındaki bütün hayvanlar, size helal kılındı. …” bu ayetlere göre içki haram değil midir? ve gene bu ayetlere göre eşek eti, köpek eti ..vs. haram değil midir?

Kuran’ı anlamanın temel prensiplerinden biri, cımbızla ayet çekmek yerine bir kavramın geçtiği tüm ayetleri bağlam içinde birlikte değerlendirmektir.

Sarhoşluk veren maddelerin, insanlar arasında fitne soktuğu ve tavsiye edilmediği; Kuran’ın bir başka ayetinde açıklanmıştır. Bu tür maddelerin geçtiği her yerde aynı bilginin geçme zorunluluğu yoktur. Bir yerinde geçmiş olması yeterlidir. Allah, Kuran’ı nasıl doğru ise o şekilde indirmiştir.

Yukarıdaki ayette; Allah’ın insanlara verdiği hammaddelerden faydalı şeyler de zararlı şeyler de üretilebileceğine dikkat çekilmiştir. Yüzeyde açık aramak yerine; bu öze odaklanmak ve kendi hayatımızda bize verilenleri nasıl değerlendirdiğimiz konusunda tefekkür etmek, kendimiz için faydalı olacaktır.

Eşek, köpek ve Kuran’da adı geçmeyen diğer hayvanlarla ilgili farklı yorumlar bulunmaktadır. Kimi yorumcular; Kuran’ın önceki kitapları tasdik ettiğinden yola çıkarak, önceki kitaplardaki hükümlere danışmayı önerir. Kimi yorumcular ise; çeşitli hayvanları tarihsel bilgilere dayanarak helal / mekruh / haram olarak ifade etmiştir.

Şunu hatırlamak lazım; Kuran zaruret halinde domuz etine dahi izin vermiştir. Bu durumda; herhangi bir sebepten ötürü şüphe hissediyorsak, şüphe duyduğumuz hayvanların etini hiç tüketmemek, ancak zaruret halinde tüketmek mantıklı bir yaklaşım olacaktır.

Fazlasını Yapmak başlıklı yazıya göz atmanızı öneriyorum.

63- müminün suresi ilk 6 ayeti şu şekildedir; “1- müminler gerçekten kurtuluşa ulaştılar. 2- onlar, namazlarında huşu içindedirler. 3- onlar, yararsız sözden uzak dururlar. 4- onlar zekat vermek için çalışırlar. 5- onlar (meşru olmayan cinsel ilişkiye girmeyerek) namuslarını korurlar 6- (onlar) ancak, eşleri ve ellerinin altındaki cariyeleriyle (cinsel ilişkide bulunurlar). onlar elbette (bu meşru olanlarla bulundukları ilişkiden dolayı) kınanmazlar.” mearic suresi 29. ve 30. ayetler de şöyledir; “29- onlar, apışlarını, ırzlarını korurlar. 30- ancak eşleri ve elleri altında bulunan cariyeler hariç. çünkü onlar, bunda kınanmazlar.” müminün suresi 6. ayette geçen eşleri ve ellerinin altındaki cariyeleriyle cinsel ilişkide bulunurlar sözü ne anlama gelmektedir? cariye: dişi köle demektir. allah köleliği yasaklamamış mıdır? kendinden güçsüz, sahipsiz bir kadını zorla köle yapmak islamda günah değil midir? allah’ın katında tüm insanlar eşit değil midir? üstünlük ancak takvada değil midir? allah neden köleliği kaldırmamıştır? ve neden cariyelerle cinsel ilişkiye girmeyi helal kılmıştır?

Kuran; kölelik ve cariyeliğin hiç olmadığı bir ortama inerek (haşa) “Herkes köle ve cariye edinsin, onlarla birlikte olsun” demiş bir kitap değildir.

Bilakis; tabir-i caizse orman kanunlarının ve zulmün hakim olduğu, kimin kime gücü yetiyorsa düzensiz ve kuralsız bir şekilde ezdiği ve ırzı dahil her türlü hakkına tecavüz ettiği bir ortama inmiştir. Bu ortamda; olup biten olumsuz olayları kısa vadede kısıtlayacak, uzun vadede ise ortadan kaldıracak hükümler getirmiştir.

“Sadece eşleriniz ve cariyelerinizle yetinin” ifadesi; hiç cariye olmayan bir ortama inmemiştir. Herkesin gücü yettiği veya canının çektiği herkesle serbestçe birlikte olduğu bir ortama indirilmiştir. Bu hüküm, genişletici değil kısıtlayıcıdır ve o an için toplumu biraz olsun dizginlemiştir.

Uzun vadeli çözüm olarak ise; köle azat etme hükmü getirilmiştir. Köle azat etmek, Kuran’da adı geçen ve indiği çağda başvurulması gerekecek bir diyet / bedel idi. Bu uygulana uygulana; toplumsal düzeni bir anda kaosa sürüklemeden ve alıştıra alıştıra kölelik zaman içerisinde bitmiştir.

Eğer bir anda “Herkes şu anda kölelerini serbest bıraksın, bu saniye itibariyle de eşi dışında kimseyle birlikte olmasın” denseydi, bu hüküm muhtemelen o çağın insanlarına çok fazla gelecek ve insanlar iradeleri / alışkanlıkları elvermediği için Kuran’ı kabul edemeyecekti. Her şeyin en doğrusunu bilen Allah; bu konuda da şüphesiz en uygun ve uygulanabilir adımları getirmiştir.

Bugün genele baktığımızda köle / cariye kalmamış olması, Kuran hükümlerinin amacına uygun bir şekilde başarılı olduğunun göstergesidir.

64- bakara suresi 106. ayet şöyledir; “biz, bir ayetten her neyi nesh eder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. allah’ın her şeye gücü yeten olduğunu bilmez misin?” nesh: “kaldırma, hükümsüz kılma” anlamına gelmektedir. allah yanlış yapar mı ki sonradan o ayeti nesh ederek yerine yenisini gönderir? ayrıca kadr suresi 1. ayette yazdığı gibi kur’an-ı kerim kadir gecesinde inmemiş midir? yani toptan bir şekilde inmemiş midir ki allah sonradan üzerinde değişiklik yapar? kur’an’ın birçok yerinde belirtildiği gibi kur’an-ı kerim allah katında bir kitap olan “levh-i mahfuz”(bkz: soru 21) da yazılıdır. burada ezelden beridir yazılı olan bir kitap neden hz. muhammed zamanında değiştirilmektedir? (…) ayrıca bu ayetler fatır suresi 43. ayette yazan “sen allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. sen, allah’ın kanununda bir başkalaşma da bulamazsın.” sözleriyle neden çelişmektedir?

Burada “ayet” kelimesini iyi anlamak gerekir. Ayet; kanıt, işaret demektir. Kuran’ın pek çok yerinde, Allah’ın yarattığı varlıklar ve eşyalar, doğa olayları, vb için “ayet” kelimesi kullanılmaktadır.

Bazı yorumcular; bu nesih meselesini eskiden inmiş İncil / Tevrat ayetleri olduğunu belirtir. Oradaki bazı ayetleri; belki insan lafı karıştığı belki de artık uygun olmadığı için, Kuran ayetleri ile değiştirdiği ve güncellediğini söylemekteler. Unutulmasın ki, Kuran önceki kitapların da (en azından orijinal hallerinin) Allah tarafından gönderildiğini tasdik eder.

Bazı yorumcular ise; burada ayet kelimesinin diğer anlamına dönerek; doğadaki değişikliklerin hep iyiye doğru olduğu yorumunu yapar. Mesela bazı hayvan türleri yok olur ama daha iyi / yeni şartlara daha uygun hayvan türleri ortaya çıkar.

Kuran’ın bir ayetinin diğer bir ayeti geçersiz kılacağı; bu bağlamda en zayıf yorumdur diyebiliriz. Soruda da belirtildiği gibi; Allah (haşa) yanlış yapmaktan beridir.

Levh-i Mahfuz’u olup bitecek her şeyi Allah’ın bilmesi olarak ele alırsak; bunun detaylı açıklaması 35. sorunun cevabında bulunmaktadır.

Allah’ın kanunu diye bahsedilen şey, Allah’ın kainatı yarattığı prensipler olarak ele alınırsa, sorunun son kısmı daha iyi anlaşılacaktır. Üçgenin iç açılarının toplamı her yerde 180 derecedir.

65- bakara suresi 178. ayette şöyle denilmektedir; “ey iman edenler! öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı: özgüre özgür, köleye köle, dişiye dişi.” kısas: “bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü kendisine aynı biçimde uygulayarak cezalandırma” demektir. (…) yani allah burada diyor ki, bir kişi sizden birisini öldürürse, sizinde ondan birisini öldürmeniz size farzdır. surede ayrıca “özgüre özgür, köleye köle, dişiye dişi” denilmektedir, yani birisi sizin kölenizi öldürürse siz de onun kölesini öldürün denilmektedir. burada öldürülen kölenin suçu nedir? (…) günümüzde karısı öldürülen bir insanın, öldüren kişinin karısını öldürmesi farz mıdır?

Bu ayet, bağlamı içinde ele alınmadığından ve cımbızla çekildiğinden bu şekilde anlaşılmıştır.

Öncelikle; Kuran, kazayla ölüme sebebiyet vermekle cinayeti birbirinden ayırmıştır. Kazayla, kasıt olmadan ölüme sebebiyet veren kişinin hükmü; (affetmediği takdirde) ölen kişinin ailesine uygun bir diyet ödemektir.

Soruda geçen ayet, cinayetten yani kasten adam öldürmekten bahsetmektedir. Açıklamanın bundan sonraki kısmı, cinayet içindir.

Kuran; bu hükmü kısasın hiç olmadığı bir çağda değil, halkların “Biz bir köleye karşı 5 kadın öldürürüz” gibi dengesiz ve keyfi kısas uygulandığı ve kan davasına dönüştüğü bir ortama indirilmiştir. Bir anlamda, bu uygulamayı dengelemiştir.

Kuran, pek çok noktada kademeli bir yaklaşım sergilemektedir. Pek çok konuda olduğu gibi, cinayet konusunda da affetmek, mağdurun insiyatifine bırakılmıştır ve tavsiye edilir. Birinci öncelik olarak genelde affediciliği öneren Kuran, bu bağlamda da insanları affediciliğin birinci tercih olduğu bir yönteme yöneltmektedir. Bu konuda, Kuran’da Affedicilik başlıklı yazıya göz atabilirsiniz.

Bu ayetin devamında, “Kısasta sizin için hayat vardır” denmektedir. Bu kavram çok iyi anlaşılmalıdır. Yorumcular, bu hayatı farklı şekilde yorumlamaktadır.

Öncelikle, kurban için hayat vardır. Cinayet işlemeye niyet eden biri, kendi yakınının da kamu tarafından aynı şekilde öldürülme ihtimalini düşünerek muhtemelen bu işten vazgeçecektir. Yani bu çok ağır cezanın varlığı bile cinayeti önlemeye yetebilir.

Bir başka yoruma göre, katilin yakını için hayat vardır. Maktulün yakınları, katilin ailesinde hiç suçu olmayan birinin ceza olarak öldürülmesine vicdanen muhtemelen izin vermeyecektir. Bu konuda ehliyet verilmesi, mutlaka uygulanmak zorunda olduğu anlamına gelmemektedir. Bu ehliyet, cinayetin hiç işlenmeden engellenmesi için caydırıcı olarak verilmektedir.

Bir başka yoruma göre, katilin kendisi için de hayat vardır. Kuran, cezayı katilden katilin yakınına çevirir. Ancak hiç suçu olmayan birini öfkeyle öldürtmek yerine affetmek muhtemelen tercih edileceğinden, katilin kendisine bile hayattan bir nasip vardır.

Tabii bir mümini kasten öldüren birinin, tüm insanlığı öldürmüş gibi olacağı hükmünü de unutmayalım.

Sorudaki köle yorumu ise güçlü değildir; zira Kuran, o günün şartlarındaki ayrımı gündeme getirerek özgür-özgür, kadın-kadın, köle-köle şeklinde bir denklik öngörmüştür. Bunu; herkesin eşit olduğu ve kısasın hiç gündeme gelmediği bir ortama değil, insanların sınıf sınıf değerlendirildiği ve keyfi kısasın olduğu bir ortama getirmiştir.

Kuran’daki diğer ayetlere baktığımızda, mevcut kölelerin kademeli bir şekilde azad edileceği ve bir süre sonra hiç kölenin kalmayacağı bir sistematik görürüz. Toplumun dengesini bir anda tepetaklak etmeden köleliği bitirdiği yorumu yapılabilir.

66- bakara suresi 187. ayette oruç şöyle tanımlanmaktadır; “ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin, için. sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun.” kısaca denilmektedir ki güneşin doğuşundan batışına kadar oruç tutun. ancak dünyanın yuvarlak olması sebebiyle, ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe güneşin doğuş ve batış süresi değişir, hatta kutuplarda 6 ay gece, 6 ay gündüz olmaktadır. kutuplarda yaşayan bir insanın oruç tutması nasıl mümkün olabilir? bir kişi nasıl 6 ay boyunca yemek yemeden ve su içmeden durabilir? ve bunu senede 30 defa yapması gerekir! bu nasıl mümkün olabilir? (…)

Oruç konusunda sadece tek bir ayetin cımbızla çekilip, devamının dikkate alınmaması sebebiyle ortaya çıkmış bir yanılgı söz konusu.

Kuran, oruç tutma kavramını ayette tarif edildiği gibi getirmekte ve birincil tercih olarak tavsiye etmektedir. Ancak; oruç tutamayanların da tutamadığı gün sayısı nezdinde fakirleri doyurabileceği konusunda bir esneklik tanımaktadır.

Oruç tutulamayacak kadar uzun süre gündüz olan bir ülkede yaşayan biri; Kuran’ın bu esnekliğinden faydalanarak Ramazan boyunca etrafındaki fakirleri doyurarak ibadetini böyle gerçekleştirebilir.

Alternatif olarak; diğer ülkelerdeki ortalama saatleri baz alarak oruç tutabileceğini ve bir hata yaptıysa da Allah’ın affına sığınabileceğini söyleyen yorumcular da mevcuttur.

Kuran, “sadece” Mekke ve çevresindekilere gönderildi demek yanlış olur. Kuran, Allah’ın tek dinini, o günkü Arap toplumunun bağlamında hükümler içererek indirmiştir. Özünü doğru anlamak için; ayetleri hüküm-gerekçe çerçevesinde o günkü ortamın da ışığında analiz etmek faydalı olacaktır. Bu gözle okuyabilen biri, hangi ülkede ve ortamda olursa olsun, mesajın özünü alabilir.

67- bakara suresin 191, 192 ve 193. ayetleri şöyledir; “191- onları nerede yakalarsanız öldürün. sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. fitne öldürmeden daha ağırdır. yalnız mescid-i haram yakınında onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. ancak sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. kâfirlerin cezası böyledir. 192- artık şirkten vazgeçerlerse şüphesiz ki allah çokça bağışlayandır, çokça acıyandır. 193- hem bir fitne kalmayıp din yalnız allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. vazgeçerlerse, artık düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” kâfirlerin cezası ölüm müdür? günümüzde nerede bir kâfir görülse öldürülmeli midir? dünya nüfusunun %19.6 sını kapsayan 1.3 milyar müslümanın dışında kalan ve dünya nüfusunun %80.4 ünü kapsayan 5.6 milyar insanın hepsi öldürülmeli midir?

Bu soruda; bağlamdan koparılmış ve cımbızla çekilmiş bir ayetten doğan bir şüphe söz konusudur.

Öncelikle, Kuran kimseye keyfi savaş ehliyeti vermez. Savaş olmasın diye ülkelerin caydırıcı olacak güce kendisini getirmesi önerilir. Buna rağmen bir topluluk, yerinden yurdundan çıkarmaya meyilli haksız bir insan topluluğu tarafından saldırıya uğrarsa, işte o zaman savaş ehliyeti doğar.

Bu savaş ehliyeti kapsamında da, çok detaylı ve kısıtlayıcı savaş kanunları söz konusudur. Yakalanan bir savaş esirinin dahi pek çok hakkı bulunmaktadır.

Söz konusu ayetler, savaş ehliyetinin alındığı ve fiilen savaş olduğu ortam bağlamında indirilmiştir. İnsanları kafir olduğu gerekçesiyle keyfi olarak öldürmek değil, savaş sırasında savaş meydanı dışında rastlanan düşmanların da öldürülmesi söz konusudur.

68- bakara suresi 29. ayet şöyledir; “o yeryüzünde her ne varsa, hepsini sizin için yaratandır. sonra iradesini göğe yöneltip onları yedi gök halinde düzene koydu. o her şeyi çok iyi bilendir.” allah burada önce yeri sonra göğü yarattığını söylemektedir. ancak naziat suresi 27,28, 29 ve 30. ayetler ise şöyledir; “27- sizi yaratmak mı daha zor, yoksa gökyüzünü mü? o allah, onu yarattı. 28- ona, boyuna yükseklik verdi ve onu bir düzene koydu. 29- gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı. 30- ondan sonra da yeryüzünü döşedi.” naziat suresinde ise önce göğü daha sonra yeri yarattığını söylemektedir. (…) ayrıca enbiya suresi 30. ayette şöyledir; “inkâr edenler, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, sonra bizim onları ayırdığımızı görmediler mi? biz hayatı olan her şeyi sudan yarattık. hâlâ inanmıyorlar mı?” bu ayette ise başlangıçta göklerin ver yerin bitişik olduğu ve allah’ın onları ayırdığı yazılmaktadır. bu ayetler birbiriyle neden çelişir?

Sema (gökyüzü / uzay) kelimesi ile ilgili detaylı açıklama, 24. soruya cevaben yapılmıştır.

69- enfal suresi 1. ayet şöyledir; ”sana ganimetlerin (nasıl bölüşüleceğini) soruyorlar. de ki: “ganimetler, allah ve rasulünündür. onun için siz müminlerseniz, allah’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, allah’a ve rasulune itaat edin.” bu ayette savaş ganimetlerinin allah ve rasulune ait olduğu söyleniyor. (…) gene enfal suresi 41. ayette ise şöyle denilmektedir; “biliniz ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri, allah’a, peygambere, ona yakınlığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlaradır.” 1. ayette ganimetlerin hepsi allah ve rasulünündür denirken, 41. ayette (…) ganimetlerin beşte biri allah’ın, peygamberin, ona yakın olanların, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmışlarındır denmiştir. (…)

Buradaki çelişki şüphesi, okunan meal ile ilgilidir.

Enfal 1’i Elmalılı Hamdi Yazar’dan okuyalım: “Sana ganimetlerin taksiminden soruyorlar, de ki ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aid, onun için siz gerçekten Müminlerseniz Allah’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, Allah’a ve Resulüne itaat edin”

Başka diğer yorumcular da bu şekilde çevirmiştir. Burada, ganimetlerin taksimi (yani nasıl paylaşılacağı) konusundaki hükümden bahsedilmektedir. Ganimetlerin %100’ünün Peygamber’e verilmesi gibi bir anlam içermemektedir. Ganimetlerin hangi oranda paylaşılacağına Allah’ın karar vereceği, bunu uygulayacak iradenin ise o dönemin devlet başkanı olan Peygamber olduğu anlamı çıkacaktır.

Enfal 41’de ise, Allah’ın bize oran konusunda verdiği hükmü görürüz. Burada; Allah’ın taksim (yani paylaşım) kararını ganimetin %20’sini Peygamber’in idaresine vermek yönünde verdiği, onu da hangi işlerde kullanacağını tanımladığını görüyoruz.

Allah’ın (haşa) ganimete ihtiyacı yoktur, o tüm ihtiyaçlardan beridir.

O dönemin Arap coğrafyasında, bir şeyin Allah’a ait olması, kamuya, genele ait olması anlamında kullanılmaktaydı.

Örneğin; Kabe için “Allah’ın evi” ifadesi kullanılır. Allah’ın (haşa) maddi bir evi tabii ki olmaz; bu ifade, oranın kimseye ait değil, halka / kamuya mal olmuş tarafsız bir yer olması anlamını taşır.

Aynı şekilde, Kuran’da “Allah’ın devesi” ifadesi yer alır. O günün Arap dilinde bunun anlamı; o devenin halka ait, umumi kullanıma açık bir deve olmasıdır. O deveyi de deve alacak parası olmayan insanlar, dönüşümlü olarak kullanmaktaydı. Kuran, indiği coğrafyanın kullandığı Arapça ile indiğinden, o günün deyimlerini içermesi normaldir.

Konuya dönersek; ganimetlerin %20’sinin “Allah’a ve Peygamber’e” ait olması; savaşa katılsın katılması, umuma ve umumi ihtiyaçlara ait olacağı anlamına gelir. Bunu yönetecek kişi ise, o dönemin devlet başkanı olan Peygamber’dir.

Ayetin devamında; ganimetin nasıl kullanılacağı konusunda yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar işaret edilmiştir. Bu da, “Allah’ın devesi” diye ifade edilen umumi bineğin ihtiyaç sahipleri tarafından kullanılıyor olması ile örtüşmektedir.

70- enfal suresi 65. ayet şöyledir; “ey peygamber! müminleri cihada teşvik et. eğer sizden sabredecek yirmi kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelirler. eğer sizden yüz kişi olursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. çünkü onlar, hakkı ve sonucu iyi kavrayamayan, anlayışsız bir topluluktur.” bu ayette görüldüğü gibi allah sizden bir kişi onlardan on kişiye bedeldir diyor. enfal suresi 66. ayet ise şöyledir; “şimdi allah, sizden yükü hafifletti. sizde bir zayıflık olduğunu bildi. şimdi sizden sabredecek yüz kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelirler. eğer sizden bin kişi olursa, allah’ın izni ile iki bin kişiye galip gelirler. allah, sabredenlerle beraberdir.” bu ayette ise sizden bir kişi onlardan iki kişiye bedeldir denilmektedir. allah neden ilk başta bir müslüman on kişiye bedel derken sonradan (…) bir müslüman iki kişiye bedeldir demiştir? (…)

Allah; şüphesiz ki her şeyin en doğrusunu bilir ve (haşa) hata yapmaktan beridir.

Bu ayette kastedilen şey şudur: Normal şartlar altında; sabreden müminler, kendilerinin 10 katı büyüklüğünde bir orduyu alt edebilir.

Ancak, bu ayet indiği esnada savaşa giden ordudaki müminlerde bir zayıflık olduğu ifade edilir ve o anda mevcut ordunun, kendisinin 2 katı büyüklüğünde bir orduyu alt edebilecek güçte olduğu ifade edilir.

İlki genel hükümdür ve en üst potansiyel ifade edilir. İkincisi özel hükümdür ve belli bir ordunun potansiyelidir.

71- secde suresi 3. ayet şöyledir; “yoksa “onu uydurdu” mu diyorlar? hayır, o, rabbinden gelen gerçeği (anlatan bir kitaptır). (bunu sana), kendilerine senden önce bir uyarıcı gelmemiş olan bir topluluğu uyarasın diye (gönderdik). belki doğru yolu bulurlar.” allah burada bu topluluğa daha önce bir uyarıcı göndermediğini söylüyor. ancak al-i imran suresi 183. ayet ise şöyledir; “onlar şöyle dediler: “allah bize şöyle ant verdi: bize ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir rasule inanmayacağız.” de ki: “size benden önce bazı rasuller mucizelerle gelmiş ve o dediğinizi de getirmiş idi. sözünüzde doğruysanız, onları niçin katlettiniz.” bu ayette ise allah’ın daha önce rasuller gönderdiği ve o topluluğun onları katlettiği söyleniyor. bu ayetlerin hangisi doğrudur?

Secde Suresi’nde, Hz. Muhammed ile onun hitap ettiği Arap toplumu işaret edilir. Bu topluma, doğrudan bir uyarıcı daha önce gönderilmemiştir.

Al-i İmran Suresi’nde bahsedilen “Ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar rasule inanmama” ifadesi ise, o dönem yaşayan Yahudi topluluğuna has bir ifadedir. Bu surede, Hz. Muhammed Yahudiler ile konuşmaktadır. Yahudilere ise, daha önce uyarıcı gelmiştir.

72- uhud savaşından önce allah müslümanlara al-i imran suresi 125. ayette şu sözü vermiştir; “evet, siz sabreder, itaatsizlikten sakınırsanız, onlar da şu dakika üzerinize geliverirlerse, rabbiniz, işaretli beş bin melekle size destek çıkacaktır.” allah neden destek olarak melekler gönderir? eğer allah müslümanların kazanmasını istiyorsa, sadece bir sözüyle bir anda tüm kâfirleri helak edemez mi? ayrıca uhud savaşını müslümanlar kaybetmişlerdir. (…) allah kaybedilen savaştan sonra şu ayeti göndermiştir, al-i imran suresi 153. ayet; “o sırada siz boyuna uzaklaşıyordunuz, kimseye dönüp bakmıyordunuz. peygamber ise, arkanızdan sizleri çağırıp duruyordu. bunun üzerine allah sizin elinizden kaçıp giden zafere ve başınıza gelen musibete üzülmemeniz için, sizi keder üstüne kederle cezalandırdı. allah, ne yaptığınızı bilmektedir.” allah kullarını üzülmemesi için mi keder üstüne kederle cezalandırmıştır?

Bu ayeti doğru anlamak, melek kelimesini doğru anlamaktan geçer.

Folklorik olarak melek; kanatları olan ve insan gibi ortada dolaşan, uçan, şekil değiştiren, cennet ve dünya arasında gidip gelen bir varlıktır. Ancak; Arap dilinde melek kelimesi iki anlama gelmektedir: Güç veya haberci.

Güç anlamında ele alacak olursak; hatırlayalım ki meleke kelimesi de melek kökünden gelir ve “İnsanın akli melekeleri” derken akıl gücü kastedilir. Kalp atışı, yerçekimi, rüzgar gücü gibi bizim doğal diyeren es geçtiğimiz pek çok olgu, aslen güç kabilinden melektir.

Haberci anlamında ele alarak; insana haber getiren Kuran ayetlerinin de birer melek olduğunu söyleyen yorumcular bulunmaktadır.

Söz konusu ayet, üç şekilde yorumlanabilir.

1) Melek, folklorik anlamda ele alınır. Forma giyip geleceklerdir.

2) Melek, güç anlamında ele alınır. Allah; doğadaki rüzgar, yağmur, kum fırtınası, vb güçlerin savaş sırasında müminlerden yana olacağını Kuran’ın edebi dili çerçevesinde ifade etmiştir. Buradaki 5.000 rakamı gücün büyüklüğünü, formalı olma metaforu ise adeta ordunun bir parçasıymış gibi disiplinli bir şekilde müminlere avantaj sağlayacağını ifade etmektedir.

3) Melek, haberci ayet anlamında ele alınır. Allah; bölük bölük gönderdiği ayetlerin müminlerin kalbini destekleyeceği ve savaş sırasında bu haberleri hatırlamanın onların savaşı kazanmasına yardımcı olacağını ifade etmektedir.

Sorunun özünde, ifadeyi ilk şekilde yorumlamış olmak yatıyor. Bilhassa ikinci şekil ve üçüncü şekil; sentez yapabilmek için dikkate alınabilir.

Uhud Savaşı’nın kaybedilmesinde, bugüne kadar gelen bir işaret vardır. Bu savaşta zafer kazanmak üzere olan İslam Ordusu’nun kaybetmesi, Peygamber’in emrini dinlememekten kaynaklanmıştır. Bu anlamda; itaatsizliğin iyi bir noktaya gelmiş birini dahi hezimete uğratabileceğinin örneği olması açısından anlamlıdır.

Kuran bünyesinde Peygamber’in bazı davranışlarının dahi bize bugün örnek olacak şekilde eleştirildiğini düşünürsek, itaatsizlik edenlerin hezimete uğrayacağını tarihe yazan Uhud Savaşı’nı daha doğru yorumlayabiliriz.

“Keder üstüne keder” ifadesiyle kastedilen şey, Allah’ın, itaatsizlik edenleri savaşın hezimetini dahi unutturacak büyüklükte başka kederler ile cezalandırmasıdır.

73- ahzab suresi 50. ayet şöyledir; “ey peygamber! biz, sana şunları helal kıldık: mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altındaki cariyeyi, amcanın kızlarından, halalarının kızlarından, dayının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları. bir de mümin bir kadın, kendini (mehirsiz olarak) peygambere hibe eder, peygamber de onu nikâh etmek isterse, onu, diğer müminlere değil sadece sana (helal kıldı). onlara, eşleri ve elleri altında bulunan cariyeleri hakkında ne farz kıldığımızı biz biliriz. bunları, sana darlık olmasın (diye yaptık). allah, çok bağışlayan, çok acıyandır.” allah burada “allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altındaki cariyeyi” sözüyle hz. muhammede savaşta esir aldığı kadınları helal kılmıştır. (…)  o kadınların hakları yok mudur ki, doğrudan peygambere helal kılınmıştır? (…) ahzab suresi 52. ayette şöyledir; “bunun dışındaki kadınlar sana helal olmaz. bunları başka eşlerle değiştirmek de olmaz. isterse güzellikleri çok hoşuna gitsin. ancak elinin altında bulunan cariyeler, (bu hükmün) dışındadır. allah, her şeyi gözetleyendir.” gene bu ayette de cariyeler normal insanlardan farklı görülmektedir, cariyeler her türlü helaldir ve istenirse başka cariyelerle değiştirilebilir. allah köleliği neden serbest bırakmıştır? (…)

Cariyelerle ilgili genel cevap, 63. sorunun altında verildi.

Peygamber’in çok eşliliği ve bu konuda diğer müminlerden farklı bir ehliyete sahip olması, o günün koşullarına bağlanabilir. Dikkat edersek; hicret etmiş veya kendini hibe etmiş kadınlar Peygamber ile evlenebilmektedir.

Kuran’daki diğer ayetlerden, Peygamber ile evlenen kadınların bir anlamda “dokunulmaz” hale geldiğini anlıyoruz.

O dönemde; hicret eden kadınların bir kısmı, eşlerinden / ailelerinden kopmuş ve o çağın Arap ortamında bir anlamda çaresiz / sahipsiz / savunmasız halde kalmıştır. Aynısı; hicret etmemiş olmasına rağmen, başka topluluklardaki müşriklerden kaçmak isteyen kadınlar için de geçerlidir.

Bu kadınların; Peygamber himayesine girerek kendilerini dokunulmaz hale getirmesi ve bir anlamda güvence altına alması imkanı verilmiştir. Dokunulmazlık vasıfları, Peygamber’in vefatından sonra dahi sürmektedir. Bu sayede, İslam’a tabi olmak isteyen bir kadının, sırf cinsiyetinden ötürü korkarak uzak durması için bir sebep kalmamış olur.

Şunu da hatırlayalım ki; evlilik akdi mutlak surette cinsel birliktelik demek değildir. Kuran, başka ayetlerde birlikte olunan / olunmayan eşlerin mehir hükümlerini ayırmış; dolayısıyla birliktelik olmayan bir evlilik akdinin var olduğunun işaretini vermiştir. Peygamber’in himayesi altına aldığı kadınlarla mutlaka birliktelik yaşadığını düşünmeden önce; kendisinin kutsal görevini ve bu hükmü hatırlayalım.

74- ahzab suresi 53. ayet şöyledir; “ey iman edenler! vaktine bakmaksızın, size yemek için izin verilmedikçe, peygamberin evlerine girmeyin, fakat çağırıldığınız zaman da girin. yemeği yediğinizde, hemen dağılın. söz, sohbet için de izinsiz girmeyin. çünkü bu (davranışınız), peygambere sıkıntı veriyor, (ancak bu rahatsızlığını) size (söylemekten) utanıyor. ancak allah, hakkı söylemekten sıkılmaz. hem onlara (eşlerine), gerekli bir şey soracağınız zaman, bunu onlara bir perde arkasından sorun. böyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. sizin, allah’ın rasulüne sıkıntı vermeniz olamaz. o (öldükten) sonra, ebedi olarak eşlerini nikâhlamanız da olamaz. çünkü bu günah, allah katında çok büyüktür.” allah neden tüm insanlığa ve ahiret gününe kadar gelecek olan herkese gönderdiği kitabına peygamberin evine olur olmaz girmeyin, o sıkılıyor, gibi ayetler eklemektedir? (…) bu ayet de “levh-i mahfuz”(bkz: soru 21) da yazılı mıdır? ayrıca neden hz. muhammed öldükten sonra eşlerinin başkalarıyla evlenmesi haram kılınmıştır?

  1. soruyu cevaplarken; ganimetlerin bir kısmının idaresinin Peygamber’e verildiği ve bunun ihtiyaç sahipleri için kullanıldığını gördük. Peygamber’in; bu doğrultuda aç olanları arada sırada evine çağırması ve doyurması doğal olacaktır. Ayetin ilk yarısı, bunu anlatmaktadır – yemek daveti olmadan eve girilmemesi, davet geldiğinde de hemen girilmesi ve yer yemez çıkılması istenmiştir.

İkinci bölümde ise; yemek konusunun haricinde, konuşmak için keyfi olarak eve girmekten bahsedilmektedir.

O çağın Arap coğrafyasındaki kültürü ve şartları düşünürsek, bu düzenleyici ayetlerin neden indiğini ve neden geçmişten bugüne tüm insanlara hitap ettiğini anlayabiliriz.

Peygamber’in evine girip çıkmakla ilgili hükümleri değerlendirirken; kendisinin aynı zamanda kamu otoritesi ve devlet başkanı olduğunu hatırlamak gerekir. Yemek ikramı bir kamu hizmetidir; bu ayetten bize kalan işaret, kamu hizmeti alacak kişilerin çağa uygun düzen her ne ise ona riayet etmeleridir. Konuşmak için eve izin alarak girme hususunda bize kalan işaret ise, zamanı kıymetli kamu görevlileri ile görüşmenin randevu ile yapılmasının daha uygun olduğudur.

Levh-i Mahfuz’u olup bitecek her şeyi Allah’ın bilmesi olarak ele alırsak; bunun detaylı açıklaması 35. sorunun cevabında bulunmaktadır.

Peygamber’in vefatından sonra eşlerinin başkalarıyla evlenmeme hükmü, 73. soruda açıklanmıştır.

75- ahzab suresi 60 ve 61. ayetler şöyledir; “60- yemin olsun, münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde dedikodu çıkaranlar (yaptıklarından) vazgeçmezlerse, seni onların başına musallat ederiz. sonra orada, senin yanına çok az yanaşabilirler.” 61- onlar, lanete uğramışlardır. nerede ele geçirilirlerse, tutulurlar ve öldürülürler.” bu ayetlere göre şehirde dedikodu çıkaranları öldürmek farz mıdır? günümüzde dedikodu yapan birini gördüğümüzde onu öldürmek üzerimize farz mıdır? (…)

Tarihi bilgilere göre; söz konusu ayetin hedefi, gerçekte mümin olmayan ikiyüzlü kişilerdir. Bu kişiler; Peygamber’in öldüğü veya ordusunun yenildiği gibi yalan haberleri yaymakta ve moral bozup ortalığı karıştırmakta idi. Yani; bir anlamda müşriklerin ajanı idiler. Yaptıkları iş ise, günümüzde halk arasında kullanılan “dedikodu”dan çok daha fazlası idi. Türkçe meallerdeki “dedikodu” kelimesi, ifade gücü anlamında yetersiz kalmış olabilir.

  1. soruyu cevaplarken; müşriklerin görüldüğü yerde öldürülmesi konusunu aydınlattık. Halkın arasında moral bozucu yalan haber yayan kişiler; kılıçla olmasa da, söz ile müşrikleri destekleyecek bir savaş tavrı içerisinde idiler. Kılıçla savaşanın görüldüğü yerde öldürülmesi hükmü ile, sözle savaşanın görüldüğü yerde öldürülmesi; aynı kabildendir.

Günümüzde; arkamızdan dedikodu yaptı diye birini öldürmek, şüphesiz ki bu kapsamda değildir.

76- nisa suresinde miras paylaşımının anlatıldığı 11, 12 ve 176. ayetler şöyledir; (…) şimdi bu ayetlere göre birkaç farklı şekilde miras paylaşımı yapmaya çalışalım, örnek 1: (…)  kur’anın emrettiği şekilde mirası paylaşmak yukarıdaki durumlarda imkansızdır. (…)

Allah; şüphesiz ki hata yapmaktan beridir.

Öncelikle; bu ayetlerde miras değil terike paylaşımı anlatılır. Kuran’da vasiyet esastır. Vasiyetin yerine getirilmesi ve kalan borçların ödenmesinden sonra geriye bir varlık kalıyorsa, bu varlığa “terike” denir ve soruda geçen ayetler terike paylaşımı ile ilgilidir. Yani; vefat eden kişi isterse tüm varlığını (mesela) kızına bırakabilir. Eğer bu tarz vasiyetler haricinde bir para kalıyorsa, onun paylaşımı için soruda geçen ayetler ve Kuran’ın diğer esasları baz alınır.

Terike paylaşımı konusunda matematiksel bir hata olduğu, özellikle Internet ortamında pek sık dile getirilen bir teoridir. Ancak, bu teori Kuran’ın asli metnine değil, bazı Türkçe meallerdeki net olmayan tercümeye dayanır. “Kelale” kelimesinin farklı yerlerde “babası olmayan” veya “çocuğu olmayan” şeklinde ele alınmış olması, net olmayan meal örneklerinden biridir.

Terike paylaşımındaki matematiksel dengeyi uygulamalı örneklerle ele alan pek çok kaynak bulunmaktadır; basit bir Internet aramasıyla kolayca erişebilir ve inceleyebilirsiniz.

77- nisa suresi 24. ayette şöyle denilmektedir; “bir de savaş esiri olarak ellerinizin altında bulunan cariyeler dışında, evli kadınlar (da size haram kılındı).” bu ayete göre savaş esiri olarak alınan kadınlar evli de olsa, onlar müslümanlara helaldir. normalde evli bir kadın müslümanlara haram iken savaşta esir olarak alınan evli bir kadın müslümanlara neden helal kılınmıştır? (…)

Cariye konusunu 63. sorunun cevabında ele aldık.

78- nisa suresi 82. ayet şöyledir; “hâlâ kur’anı iman ile düşünmezler mi? eğer o, allah’tan başkası tarafından gönderilmiş olsaydı, elbette içinde birçok karşıtlık bulacaklardı.” allah burada kur’anda karşıtlık bulamazsınız demektedir. peki yukarıdaki sorularda sorulanlar birer karşıtlık değil midir?

Karşıtlık ve çelişki olmadığını, soru soru açıklıyoruz. Bilgi, kanaatten üstündür.

79- nisa suresi 89. ayet şöyledir; “onlar, kendilerinin inkâra saplandıkları gibi, sizin de sapıp onlarla beraber olmanızı isterler. onlar, allah yolunda hicret edinceye kadar, içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin. yok, eğer aldırmazlarsa, o zaman onları bulduğunuz yerde tutun, öldürün. onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinin.” bu ayete göre, müslüman olmayan herkes öldürülmeli midir? (…)

Müşriklerin görüldüğü yerde öldürülmesi konusunu 67. soruda cevapladık.

80- muhammed suresi 7. ayet şöyledir; “ey iman edenler! eğer siz allah’a yardım ederseniz, o da size yardım eder, ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (…) allah insanlardan yardım ister mi?

Allah; şüphesiz ki her türlü ihtiyaçtan beridir. Kainatı ve tüm insanları, bizim bilemeyeceğimiz başka pek çok şeyi yaratmış olan Allah’ın; kendi yarattığı insanların (haşa) yardımına muhtaç olduğu düşüncesi yanlıştır.

Bu ayetin anlamı; cımbızla çekildiği zaman değil, ait olduğu bağlamda ortaya çıkmaktadır. Hemen bir önceki ayette; müşriklerle mücadele ve savaştan bahsedilmektedir. Allah’ın istese müşrikleri cezalandırıp adaleti hemen sağlayabileceği, ama bunun yerine insanları mücadele ettirerek insanları birbiriyle denediği ifade edilir. Allah yolunda mücadele edenleri bekleyen mükafattan bahsedilir.

Dikkat ederseniz, soruda hissedilen kafa karışıklığının oluşmaması için “Allah istese hemen cezalandırabilirdi” ifadesi bilhassa ve çok net bir şekilde geçmektedir. Burada, cımbızla ayet çekmemenin önemini bir kez daha görüyoruz.

Bağlam içinde değerlendirirsek; “Allah’a yardım etmek” ifadesinin, yaratıcının bir (haşa) eksiğini tamamlamak gibi şirk içerecek bir anlam içermediğini anlarız. Bunun yerine; Allah’ın, gönüllü insanlar üzerinden sağlamaya karar verdiği bir adaleti yerine getirmek konusunda görev üstlenme anlamı vardır.

81- talak suresi 4. ayet şöyledir; “hayızdan kesilmiş kadınlarınız, eğer şüphelendiyseniz, onların iddeti de üç aydır, hayız görmeyenler de öyle. hamile olanların süreleri, doğumlarını yapmalarıdır. her kim allah’a (karşı gelmekten) korunursa, allah onun için işinden dolayı bir kolaylık verir.” bu ayette “hayız görmeyenler de öyle.” kısmı ne anlama gelmektedir? islamda daha hayız (adet) görmeye başlamamış çocuklarla evlenmek serbest midir ki onları boşamak hakkında ayet vardır?

Bu ayetin arkasındaki hüküm, uçak tuvaletlerine küllük konması ile aynı yaklaşıma sahiptir. Biliyoruz ki uçaklarda sigara içmek yasaktır. Ancak; buna rağmen uçak tuvaletlerinde küllük görürüz. Bunun sebebi, havayolu şirketinin tuvalette sigara içmeyi teşvik etmesi midir? Elbette değil. Düşüncesiz biri sigara içecek olursa, bari uçağı yakmasın düşüncesiyle tuvalete küllük konur.

Yani; gerçekte var olabilen bir duruma göz yummamakla ilgili bir karardır.

Kuran’da cinayet işleyenler hakkında da hüküm vardır; bu cinayeti tavsiye ettiği anlamına gelmez. Kölelik hakkında da hüküm vardır; bu köleliği tavsiye ettiği anlamına gelmez, bilakis, tamamı değerlendirildiğide zaman içinde köleliğin ortadan kalkacağı bir sistem getirir.

Hayız görmemiş bir kadının boşanmasına dair hüküm de aynı kabildendir. Kuran’ın indiği coğrafyada, küçük yaşta evlilik yapılması söz konusuydu. Kuran, bu durumdakilere göz yummamış, hükme onları da dahil etmişti. Bundan, adet görmemiş kızlarla evlenmeyi teşvik ettiği veya tavsiye ettiği sonucuna varılamaz.

82- münafikun suresi 4. ayet şöyledir; “sen onları gördüğün zaman, vücutları, görüntüleri senin hoşuna gider. (bir şey) söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. onlar (birbirlerine) dayanmış keresteler gibidirler. her bağırmayı, yüksek sesi kendi aleyhlerine sanırlar. onlar düşmandır. onun için onlardan sakın. onları allah gebertsin! (haktan batıla) nasıl döndürülüyorlar!” (…)  neden “onları allah gebertsin!” demektedir?

Kuran’ın tamamı, Allah’ın kelamıdır.

Soruya konu edilen “Gebertsin” ifadesi, Katele-Hum şeklindeki bir kelimedir. Bunun anlamı sadece öldürmek değil; helak etmek, kahretmek gibi anlamlara da gelir. Türkçe meallere bakıldığında, çok büyük bir kısmında kahretmek kabilinden ifadeler seçilmiştir.

Ayetin gelişine ve bağlamına baktığımızda da; burada söz konusu kişilerin öldürülmesinin değil, Allah’tan gelecek bir kahrı hakettikleri / kendilerine çektikleri anlamı çıkar.

Diğer Kuran ayetlerine baktığımızda; Allah’ın günahkarlara kendilerini düzeltmeleri için zaman verdiğini, ceza vermekte aceleci davranmadığını net bir şekilde görürüz.

Yukarıdaki ayetteki ifadeyi bununla birleştirirsek; bu kişilerin davranışları sebebiyle (kendilerini düzeltmezlerse) Allah’ın sistemi çerçevesinde er geç kahrolacakları anlamı çıkacaktır.

Seçtikleri hal ve tavır, onları Allah’ın prensipleri gereği kahrolacakları bir noktaya götürecektir. O kişiler hakkında insan eliyle suni bir işlem yapılmasa bile, kendilerini düzeltmezlerse er geç Kuran’ın uyardığı noktaya varacaklardır. O yüzden, kahredecek olan Allah’tır; bu varış Allah’ın prensipleri ve sistemi çerçevesinde gerçekleşir.

83- mücadele suresi 12. ayet şöyledir; “ey iman edenler! peygambere gizlice bir şey söylemek istediğiniz zaman, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka sununuz. bu, sizin için hem bir hayır, hem de daha iyi bir temizliktir. ancak gücünüz yetmezse, şüphe yok ki allah, çokça bağışlayandır, çokça acıyandır.” bu ayette görüldüğü gibi allah insanlara peygamberle konuşmadan önce sadaka sunulmasını emretmiştir. ancak bir sonraki ayet olan mücadele suresi 13. ayet ise şöyledir; “ya! gizlice bir şey söylemeden önce sadakalar sunmaktan korktunuz mu? madem ki yapmadınız, allah da size tövbe lütfetti, artık namaza devam edin, zekatı verin, allah ve rasulüne itaat edin. allah her ne yaparsanız, haberdardır.” bu ayette ise denilmektedir ki, madem ki sadaka sunmadınız, allah sizi affetti diyerek bir önceki ayette emredilen sadaka sunma şartı kaldırılmıştır. (…) günümüzde yaşayan insanların peygamberi ziyaret etmesi ihtimali yoktur. o zaman bu ayet neden kur’an-ı kerim’e eklenmiştir?

Kuran’da; pek çok konuda kademeli hüküm inmiştir. Örneğin oruç emredilmiş, ancak tutamayanlar için fakirleri doyurma esnekliği sağlanmıştır. Bu ayette de benzer bir yaklaşım vardır. Sadaka verilmesi tavsiye edilmiş, durumu olmadığı için veremeyene de tabir-i caizse “Canın sağolsun” denmiştir.

Bu ayeti günümüze uyarlarken, Peygamber’in aynı zamanda devlet başkanı olduğunu hatırlamakta fayda var. Sadaka ise; günümüzde fakire verilen yardım anlamında kullanılsa da, o günün Arabistan’ında devlet işleri için kamuya yapılan ödeme anlamında kullanılıyordu.

Bunu değerlendirdiğimizde, Peygamber’e kişisel bir işini getirenlerin, eğer durumları müsaitse kamu işinde kullanılmak üzere bir harç ödemesi gerekliliğine varıyoruz. Durumu olmayan ise affedilmiştir.

Günümüz devlet dairelerindeki harç uygulaması da, buradaki yaklaşıma paraleldir. Devlet dairelerinin işleyebilmesi için gerekli maddi kaynak, kısmen harçlardan sağlanır.

84- hz. muhammed’in kölelerinden “maria” (…) bunun üzerine kendisine yardımcı olan şu ayetler iniverir; (tahrim suresi ilk 5 ayet): “1- ey peygamber! sana allah’ın helal kıldığını niçin haram edersin, hanımlarının hoşnutluğunu ararsın? bununla birlikte allah çok bağışlayandır, çok acıyandır. 2- allah size, yeminlerinizi bozabilme imkânı sağlamıştır. allah, sizin koruyup kollayanınızda. her şeyi bilen, her şeyi sağlam yapan ve yaptığında bir hikmet bulunan odur. 3- hani peygamber, hanımlarından bazısına gizlice bir söz söylemişti. ne zamanki o, onu haber verdi, allah da peygambere onu açtı. açınca peygamber o hanımına birazını anlattı, birazından ise geri durdu. ona bunu, bu şekilde anlatıverince “bunu sana kim haber verdi?” dedi. “bana her şeyi çok iyi bilen ve her şeyden haberdar olan (allah) peygamberlikle bildirdi” dedi. 4- eğer allah’a tövbe ederseniz, ne iyi! çünkü ikinizin de kalpleri eğildi. yok, eğer ona karşı birbirinize yardım ederseniz, haberiniz olsun ki, allah onun koruyup kollayanıdır. hem ayrıca cebrail, müminlerin salih olanları, onlardan sonra, melekler de (onun) destekleyicisidir. 5- eğer o sizi boşarsa, rabbi ona sizin yerinize sizden daha hayırlı eşler verir. (bu yeni eşler, allah’a) boyun eğen, iman eden, namaz kılan, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan gerek dul, gerek bakire (hanımlardır).” olayı destekleyen bazı hadisler ise şunlardır; (…) bu rivayetler doğru mudur? eğer doğruysa kur’an da açıklanmayan milyonlarca şey varken, tüm evreni, yıldızları, galaksileri yaratan allah neden böyle çok küçük olaylarla yakından ilgilenmekte ve bu ayetleri tüm insanlığa göndermektedir? eğer bu rivayetler yanlışsa tahrim suresi ilk 5 ayeti ne için indirilmiştir? ayrıca kur’an-ı kerim bir günde (kadir gecesi) indirilmemiş midir? neden olaylar olduktan sonra başka başka ayetler inmektedir? bu ayetler de, zamanın başlangıcından beri her şeyin yazılı olduğu allah katında bir kitap olan “levh-i mahfuz” da yazılı mıdır?

Rivayetlerin doğru olup olmadığı konusunu tarihçilere bırakalım.

Allah, sınırsız hikmetinden ne kadarını ve hangilerini Kuran’a dahil edeceğini şüphesiz doğru bir şekilde bilmektedir. Bizim merak ettiğimiz bazı konular Kuran’da olmayabilir; Allah, bizim neye ihtiyacımız varsa Kuran’a onu koymuştur.

Belli bir kişinin kanaatine ve kısıtlı algısına göre “küçük” gibi gözükecek olaylar, anlayışı genişlediğinde büyük gözükmeye başlayabilir. Veya, bir başka kişi için çok büyük ve önemli bir karara temel teşkil edebilir. Allah, şüphesiz ki en iyi şekilde bilendir ve Kuran’ı en uygun şekilde ve içerikte indirmiştir.

Tahrim Suresi’nin girişindeki ayetler Peygamber’e özel gibi gözükmesine rağmen; aslında Allah’ın helal ettiği şeyi Peygamber’in dahi farklı yorumlayıp “haram” haline getiremeyeceği konusunda tüm insanlara hitap eden çok önemli bir uyarı içermektedir. Bu konuda kimseye ehliyet verilmemiştir.

Benzer şekilde; hataya sapmak konusunda Peygamber eşlerinin bile herhangi bir muafiyetinin olmadığını net bir şekilde görüyoruz. Peygamber’e en yakın kişilerin bile hata yaparlarsa dönmekle yükümlü olduğunu anlıyoruz. Hangi zamanda okunursa okunsun; Kuran’daki bu ayetler, hiç kimse için bir kayırma olmayacağına dair bir işaret barındırmaktadır.

Benzer bir durum, Hz. Lut’un eşi için de söz konusudur. Kavmi helak edileceği vakit; Hz. Lut ve çocukları kurtarılmış, ancak eşi kurtarılmamıştır. Yani; Peygamber eşi dahi olsalar, kimse yaptıklarının karşılığından muaf değildir.

Bu ayetlerin devamında; sureye konu olan olumsuz hareketin zıt örneği olarak; firavunun olumsuz işlerinden kurtulmak için dua eden eşi ve akabinde Meryem gündeme getirilmiştir. Yani; yanlış davranan kadınlardan sonra, nasıl davranmaları gerektiği konusunda örnek teşkil edecek doğru kadınlar gösterilmiştir. Bu iki örneği karşılaştıran bir kişi, hangi çağda olursa olsun, aradaki farkı sezecek ve kendini doğruya yöneltebilecektir.

Peygamber’in aynı zamanda devlet başkanı olduğunu düşünürsek; kamu bünyesinde kendi yakınlarını kayırmak veya cezadan muaf tutmak gibi davranışların doğru olmadığı konusunda bir işaret de bulabiliriz.

Levh-i Mahfuz’u olup bitecek her şeyi Allah’ın bilmesi olarak ele alırsak; bunun detaylı açıklaması 35. sorunun cevabında bulunmaktadır.

85- tevbe suresi 5. ayet şöyledir; “(içinde savaşılması) haram olan aylar çıktı mı, müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin, onların bütün geçitlerini tutun. eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekatı verirlerse, yollarını serbest bırakın. çünkü allah çok bağışlayan, çok acıyandır.” burada bahsedilen “haram aylar” islamiyetten önce de arap kabilelerinde bulunan, sürekli savaş olması sebebiyle bazı aylarda savaşmayı yasaklayan kurallardır. haram ayları allah mı belirlemiş ve bu aylarda savaşılmasını haram kılmıştır, yoksa cahiliye dönemindeki arapların uyguladığı kuralları mı kur’an-ı kerim’e eklemiştir? ayrıca bu aylar dışında nerede bir müşrik görülürse öldürülmeli midir? (…) yukarıdaki ayet bakara suresi 256. ayet ile neden çelişir? bahsedilen ayet; “dinde zorlama yoktur. doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. artık her kim tâğûtu inkâr eder, allah’a da iman ederse, işte o, en sağlam tutamağa, ki onun için kopmak yoktur, yapışmıştır. allah işitir, bilir.” bu ayetlere göre dinde zorlama var mıdır yoksa yok mudur?

Haram aylar, şüphesiz ki o günün Arap toplumuna özel bir uygulamadır. O çağın savaş hukuğunun bir parçasıdır denebilir. Kuran’daki bu hüküm; özünde halkların mutabık kaldığı savaş hukuğuna uyulması gerektiğini ifade eder.

Müşriklerin görüldüğü yerde öldürülmesi konusuna 67. soruda cevap verdik. Buradaki cevap, dinde zorlama olmadığı ile çelişmemektedir.

86- bir çok hadis ve rivayete göre hz.muhammed’in 47 yaşındayken 6-7 yaşında olan hz. aişe evlendiği (…)

Burada sadece Kuran ile ilgili soruları ele almak daha sağlıklı olur. Rivayetleri değil. Yine de soruyu cevapsız bırakmayalım.

Tarihi olayları değerlendirirken, sanki bugün olmuş gibi yargılamak değil, o günün Arabistan ortamının normali ne ise ona göre değerlendirmek gerekir.

Şunu da belirtmekte fayda var; Kuran’daki pek çok noktada Peygamber’in kimi davranışları da eleştirilmiştir. Buradan; vahiyler için elçi olarak seçilmiş olsa da, Peygamber’in de insan olduğu ve insani “hataları” olabileceği sonucu çıkar. Kuran, bu şekilde bize bir anlamda “Hatasız kul olmaz” mesajını da vermektedir.

Peygamber’e, görevini yerine getirdiği için büyük saygı ve şükran borçluyuz. Ancak; tarihte bulduğumuz hayat hikayesinde bize “hata” gibi gözüken bazı rivayetler görsek dahi, bu rivayetlerin bir kısmı da gerçek olsa dahi, bu noktalar Kuran’ın değerini ve güvenilirliğini düşürmez. Peygamber de en nihayetinde insandır ve belli bir çağda / kültürde yaşamıştır.

87- islamiyetten önceki arap mitolojisi araştırıldığında mekke’de bulunan 360 adet puttan en bilinenleri ay tanrısı olan al-ilah ve 3 kızı al-lat, al-uzza ve al-manat’tır (…)

Bu soruda; tarihi bazı bilgilere dayanılarak, dönemin ay tanrısı ile (haşa) Allah arasında bir paralellik kurulmaya çalışılmış.

Sorunun tarihi kısmını, uzmanlık alanı tarih olanlara bırakalım.

Kuran’da ise; söz konusu 3 put örnek verilerek atalarının yanılgıları olduğu ve Allah’ın birliği net bir şekilde ifade edilmiştir. O dönemki Arap toplumunda süregelen bazı faydalı alışkanlıklar ise korunmuş olabilir – o davranışları sözde tanrılara değil, Allah’ın rızası için sergilemek şartıyla.

88- azhab suresi 56. ayeti şöyledir; “şüphesiz allah, (rahmeti ve nimetleriyle) ve melekleri (de onun bağışlanması için dua ederek), peygambere salât ve selamda bulunurlar. ey iman edenler! siz de ona salâvat getirin, ona tam bir bağlılıkla selam verin. (kendisine bağlılığınızı bildirin)” allah kendi yarattığı hz. muhammede salât mı eder?

Evet eder. Salat kelimesi, Kuran’ın indiği coğrafyada destekleyip yükseltmek anlamına gelmektedir. Develerine yük yükleyen Araplar’ın, yük diğer taraftan düşmesin diye dizleriyle destekleyip yükseltmesi hareketine “Salat” denmektedir. Toplumda da; maddi veya manevi destekle yükseltmeye salat denmiştir.

Allah’ın peygamberini bu anlamda desteklemesi ve yükseltmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Salat hakkında daha fazla bilgi için Dua Namaz Salat başlıklı yazıma bakabilirsiniz.

89- nur suresi 2. ayet şöyledir; “zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun. allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, allah’ın koyduğu cezayı uygulama konusunda bunlara acıyacağınız tutmasın. müminlerden bir gurup bunlara uygulanan cezaya tanıklık etsin.” kur’anı kerim de binlerce tür suçun cezaları belirtilmemişken, allah neden bazı şeylerin cezalarının insanlar tarafından bu dünyada verilmesini emretmiştir. milyarlarca galakside bulunan milyarlarca gezegeni yaratan allah, neden böyle basit şeylerle uğraşmaktadır? bu dünyada işlenen suçların cezasını ahirette allah vermeyecek midir?

Allah, gezegen yarattığı gibi atom da yaratmıştır. En küçük yapıları dahi özenle ve incelikle ortaya koymuş, ihtiyaçlarını karşılamıştır. İnsanın ihtiyaçlarını ise kısmen Kuran ile karşılamış, insanın ihtiyaç duyduğu hükümleri (kendisi için çok basit de olsa) kitaba koymuştur.

Zinaya verilen hüküm, bir cezadan ziyade teşhir niteliğindedir.

Öncelikle, ortada bir zina olması gerekir. Sonra, bu zinaya 4 kişinin şahit olabilmesi gerekir. Yani, bu cezanın uygulanması için alenen, açık seçik bir yerde zina edilmiş olması gerekir.

Buradaki ceza hükmünde, “100 değnek” diye kullanılan vurma ifadesi “Celde”dir. Bu da, cilt ile aynı köke sahiptir. Pek çok yorumcu; bunun parçalarcasına kırbaçlamak değil, cilde hafif vurulan darbe olduğunu söylemektedir. Buradaki amaç, zina edenleri utandırmak ve halka teşhir ederek herkesin haberdar olmasını sağlamaktır.

Neden?

Kuran’da; zina eden bir erkeğin ancak zina eden bir kadınla evlenebileceği hükmü vardır. Zinacıların bu kadar halka açık bir şekilde celde ile cezalandırılması, kimlerin zinacı olduğuna dair herkesin haberdar olması gibi bir sonuca götürür.

90- islam dininde neden kadınlar ikinci plandadır? miras bölüşülürken neden erkeğe 2 kadın hakkı verilir? (bkz: nisa:11) neden iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine denktir? (bkz: bakara:282) neden erkekler birden fazla kadınla evlenebilirken kadınlar birden fazla erkekle evlenemezler? allah kadın ve erkekleri birbirlerine eş olsunlar diye yaratmamış mıdır? kur’anda neden hep erkeklere hitap edilir? neden kadınlar muhatap alınmayarak “kadınlarınıza söyleyin” ile başlayan ayetler vardır? cennette erkeklere “göğüsleri yeni tomurcuklanmış eşler” (bkz: nebe:33) vadedilirken, kadınlara neden birşey vadedilmemiştir?

Bu sorudaki her bir cümle, başlı başına kapsamlı birer doküman konusudur. Burada kısaca açıklamaya çalışalım.

Öncelikle; kadınlar ikinci planda değildir. Kuran; kadın ve erkeklerin birbirlerine göre farklı yönlerinin kuvvetli olduğunu ifade etmiştir. Ancak; Kuran’ın indiği coğrafya ve zamanda, pek çok kadın ikinci sınıf insandı, bu doğrudur. O çağın insanlarının davranışlarını Kuran ayetleriyle karıştırmayalım.

Miras sahibi, malını istediği kişiye istediği kadar bırakabilir. İsterse tüm parasını kızına da bırakabilir. Kuran’da bölüştürülen şey, terikedir – yani mirastan ve borçlardan sonra artan paradır. Erkeklerin daha fazla pay aldığı durum, erkeklerin tüm ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılama yükümlülüğü ile örtüşmektedir.

İki kadının şahitliği, Kuran’da Kadın Şahitliği adlı yazıda detaylı şekilde açıklanmıştır.

Çok eşlilik, Kuran’da Çok Eşlilik adlı yazıda detaylı şekilde açıklanmıştır.

Kuran’daki ayetlerin eril ifade ile olması, Arap edebiyatındaki “tağlip sanatı”nın bir sonucudur; bu ayetler tüm cinsiyetlere hitap etmektedir. Bilhassa erkeklere veya kadınlara yönelik olan ayetler, hem ifade hem de bağlam olarak çok net bir şekilde anlaşılabilmektedir.

Nebe Suresi 33’teki ifade; “tomurcuklu çiçek bahçeleri”, “hizmet edecek gençler”, “hepsi tatlı olan üzüm taneleri” veya “denginiz olan uyumlu eşler” olarak da çevrilmiştir. Bu konuda farklı mealleri ve yorumları inceleyebilirsiniz. Buradaki anlam esnekliği, şüphesiz ki sebepsiz değildir. Ana fikir, cennetteki güzel ortamdır.

91- saffat suresi 125. ayet şöyledir; “yaratanların en güzelini bırakıp ba’l (adlı puta) mı tapıyorsunuz?” allah neden burada kendisini “yaratanların en güzeli” diye tanımlamaktadır? (…)

Yaratmak iki türlüdür. Yoktan yaratmak, Allah’a mahsustur. Allah’ın yarattığı şeylerin şeklini değiştirerek yaratmak, insanın da yapabildiği bir şeydir. Mesela ağaçtan kayık yaparak bir kayık yaratmış gibi gözükür. Halbuki, Allah’ın yarattığının formunu değiştirmekten ibarettir yaptığı.

Bu anlamda; Allah’ın yoktan yaratmasının, şekil değiştirerek sözde yaratanlardan çok daha üstün olması bu ayette ve başka pek çok ayette ifade bulmuştur.

Standard

One thought on “Müslümana 91 Cevap

  1. kkayacan says:

    Açıklamaların çoğuna katılmakla birlikte kısasa kısas hükmünü içeren ayetteki “köleye köle” ifadesi, dönemin şartları ne olursa olsun bana ikna edici gelmiyor, içime sinmiyor. Masum bir insanın hayatına son verme şeklinde bir cezanın Allah tarafından önerilmesi bana mantıklı gelmiyor. Orada bence yanlış anlaşılan bir şey var.

    Ayrıca 92. soru: İnanışa göre bir sınavdayız. Çocuk yaşta ölen biri bu sınavdan muaf tutulmuş olmuyor mu?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s