Kuran ve Yoga

Bu makalenin videosunu izlemek için tıklayın.

1. Giriş

Bu bölümde, Kuran-ı Kerim üzerinden bize iletilmiş olan prensiplerle yoga prensipleri arasındaki örtüşmeleri inceleyeceğiz.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Kuran’a göre farklı dinler yoktur. Tek bir din vardır. Farklı elçiler, bu dini farklı topluluklara farklı şekillerde ve o topluma uygun formda getirmiş ve anlatmıştır.

“Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının diye her topluma bir elçi gönderdik. Böylece, onların içinden kendilerine Allah’ın yol gösterdiği de vardır. Sapıklığı hak edenler de vardır. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir bakın!” (16:36)

Bu dine Kuran terminolojisinde “İslam”, bu dini takip edenlere de “Müslüman” denmektedir. Müslümanlığın Kuran ile başlamadığını aşağıdaki ayette görebiliriz.

“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyandı. Fakat o, doğruya yönelmiş, hanîf bir Müslümandı. Müşriklerden değildi.” (3:67)

Bu açıdan bakarsak; evrensel gerçekleri ve bu doğrultuda insanlara faydalı olacak yöntemleri farklı zaman ve coğrafyalarda farklı insanların fark etmiş olmaları akla yatkındır. Bu farkındalık, şüphesiz ki Allah’ın izni çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Bunu matematik benzetmesi üzerinden de düşünebiliriz. Üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir, dairenin çevresi ise çap x π formülü ile elde edilebilir. Bu bilgiyi, farklı matematik sistemleri de kullansalar, farklı zamanlarda ve coğrafyalarda farklı insanların keşfetmiş olması gayet doğaldır.

Aynı şekilde; Kuran’da okuduğumuz gerçekleri ve uygulamaları, farklı sistemler de kullansalar, farklı zamanlarda ve coğrafyalarda farklı insanların keşfetmiş veya vahiy ile almış olması da doğal sayılabilir.

2. Raja Yoga Hakkında

Yoganın bir din olup olmadığı veya kaynağının ilahi olup olmadığı gibi tartışmalara girmeden, objektif ve nötr bir bakış açısından, Kuran ile indirilmiş bilgi ve pratiklerle yüzyıllar önce vedalar şeklinde kaleme alınmış bilgi ve pratikler arasındaki örtüşmeleri inceleyeceğiz.

Kelime anlamı olarak yoga, birleşmek demektir. İnsanın özüne ulaşarak evrenselliğini keşfetmesi diye tanımlanabilir. Batıda bildiğimiz yoga, Patanjali tarafından kaleme alınan “Yoga Sutra” kitabına dayanmaktadır.

Yogaya ulaşmanın 5 temel ekolü vardır:

  • Hatha Yoga: Fiziksel duruşları temel alır. Stüdyolarda yapılan ve Hatha, Yin, Ashtanga, Vinyasa gibi farklı isimler verilen sistemler aslında temelde Hatha Yoga’nın değişik stilleridir.
  • Karma Yoga: Hizmeti temel alır
  • Bhakti Yoga: İbadet ve inancı temel alır
  • Jnana Yoga: İlahi bilgileri temel alır
  • Raja Yoga: Yama, Niyama, Asana, Pranayama, Pratyahara, Dharana, Dhayana, Samadhi şeklinde 8 adımdan oluşur ve diğer Yoga ekollerini ihtiva eder.

Diğer ekolleri büyük ölçüde kapsadığı için; bu yazı Raja Yoga yönelimi ile yazılacaktır. Yani; Kuran ile Raja Yoga arasındaki örtüşmeler incelenecektir.

3. Raja Yoga Bileşenleri

Bu bölümde, Raja Yoga bileşenlerini ayrı ayrı inceleyip, Kuran prensipleri ve uygulamalarıyla nasıl örtüştüğünü göreceğiz.

Geleneksel yoga yolunda; bu bileşenler birbirini takip eden basamaklar olarak değerlendirilir. Yani; kişi (Sadhaka) bir basamakta başarılı olmadan diğer basamağa geçirilmez. Ancak; hocanın (Guru) tercihine göre, öğrencilere bu basamaklara ait çalışmalar bir arada da yaptırılabilir.

Kuran’da ise, uygulamalar bütünsel olarak verilmiştir. Bir uygulama bitmeden diğerine geçmemek gibi bir yaklaşım yoktur. Ancak Kuran, bu uygulamaların sürekli mükemmel şekilde uygulanamayabileceğini de dikkate alır ve insanlara kolaylık olması için kademeli idealler verir.

Tabii bu bilgilerden, yoga sisteminin çok katı olduğu ve hiç esnemediği sonucu çıkarılmamalıdır. Bilakis, yoga yolunda da aynen Kuran’da olduğu gibi kolaylaştırıcı alternatifler bulunur. Yoga; basamaklar genelde sırayla izlense de, insanın sınırlarına saygı duyan bir sistemdir.

Bunun en tipik örneğini asanalarda görüyoruz. Asanaları insana acı veya zarar verecek şekilde zorlayıcı halde yapmıyoruz. Bunun yerine; asananın vücudu çalıştırdığı / esnettiği ama acı vermediği noktayı yakalayıp, kendi kapasitemiz çerçevesinde zamana yayarak, demlene demlene gelişiyoruz.

Anatomisinden veya rahatsızlıklarından ötürü belli duruşları yapamayan kişiler için ise, daha kolay varyasyonlar veya alternatif duruşlar bulunur.

Bu prensip, az sonra aşağıda okuyacağımız diğer Raja Yoga basamaklarında da geçerlidir.

3.1. Yama

İnsanın dış dünya ve sosyal hayatı ile ilgili olayları düzenler.

Ahimsa

Şiddetsizlik prensibidir. Diğer insanlara ve canlılara zarar vermemeyi içerir.

Bu kabilden; Kuran’da zulüm etmemekle ilgili çok fazla ayet bulunmaktadır. Zulüm, haksızlık anlamına gelir ve her haksızlıkta bir zarar vardır.

“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (11:113)

“Artık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.” (51:29)

Kuran, zarara uğrayan kişilere dahi zararla karşılık vermek yerine birinci öncelik olarak affetmeyi önermektedir. Bu ince noktada da Ahimsa’nın izlerine rastlanabilir.

“Kötülüğün karşılığı, ona denk olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse artık onun ecri Allah’a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.” (42:40)

Karma prensibi, temelde insanın yaptıklarının kendisine geri yansıyacağını ifade etmektedir. Yani; Ahimsa’ya aykırı davranan biri, er geç bunun karşılığında kendisine dönüşünü görecektir. Kuran’da da bu duruma dikkat çekilir.

“Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.” (14:42)

“Kim zulmederse biz onu azaplandıracağız, sonra Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır.” (18:87)

“Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu araştırıpbulanlardır.Zulmedenler isecehennem için odun olmuşlardır.” (72:14-15)

Cinayet, herhalde Ahimsa’nın en kötü hallerinden biridir. Bir başkasını öldürmek ise; savaşta kendini korumak veya kısas gibi özel durumların dışında, Kuran’da kesinlikle yasaklanmıştır.

Bir başkasını kazayla, istemeden öldüren bir kimse hakkındaki hüküm, pişmanlığın fiilen ifadesi ve uygulanmasını kapsar.

“Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.” (4:92)

Başkasını kasten öldürmenin ne kadar büyük bir günah olduğu ise Maide Suresi’nde ifade edilir.

“İşte bundan dolayı İsrâiloğulları’na şöyle yazmıştık: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.” (5:32)

Satya

Dürüstlük prensibidir. Yalan söylememeyi, doğruları ifade etmeyi ve doğru işler yapmayı içerir.

Kuran; dürüstlük ve yalan söylememe konusunda pek çok ayet içermektedir. Bilhassa çıkar için veya korkudan ötürü yalancı şahitlik yapmamak, pek çok yerde zikredilmiştir. Bu konuda bazı ayetleri inceleyelim.

“Onların bir kısmı, kitaptan olmadığı halde, sizin kitaptan zannetmeniz için kitaba bakarak dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde “Allah katındandır” derler. Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.” (3:78)

“İşte böyle. Kim Allah’ın yasaklarına saygılı olursa bu, Rabbi katında kendisi için çok hayırlı olur. Karşınızda okunarak açıklananlar hariç, tüm hayvanlar size helal kılınmıştır. Artık putların pisliğinden, yalan sözden uzak durun.” (22:30)

“Onlar, yalancı şahitlik etmezler. Boş ve kötü bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakarla geçip giderler.” (25:72)

“Yalana, sahtekârlığa, günaha dadanan her kimsenin vay haline! Böylesi, Allah’ın kendisine okunan âyetlerini işitir de sonra kibrine yediremeyip büyüklük taslayarak, sanki onları hiç işitmemiş gibi inkârında direnir. Ona gayet acı bir azabı müjdele!” (45:7-8)

“Sakın uyma: Servet ve hanedan sahibi diye, o bol bol yemin eden, değersiz adama! O gammaz, söz gezdiren, hayrın önünü kesene, o saldırgana, günaha dadanmışa! Şerefsiz, kaba, hem de soysuz olana! Kendisine âyetlerimiz okunduğunda “Bu eski insanların masalları! ” diyene, yakında onun burnunu dağlayıp damga basarız.” (68:10-16)

Yalandan bahsederken; insanın nefsinden de bahsetmek gerekir. Kuran’da; İblis’in insana sürekli yalanlar fısıldadığını ve vaatte bulunduğuna dikkat çekilir. Bu yalanlara inanan ve nefsine göre yaşayan kişinin hayırlı bir yolda olduğu şüphelidir.

“İş olup bitince, şeytan: – Allah, size gerçeği vaadetmişti. Ben de size vaadettim, sonra caydım; sizi zorlayacak bir gücüm yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. Öyleyse, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azap vardır, der.” (14:22)

Hz. Muhammed (SAV)’in de “Muhammed Ül-Emin” olarak anıldığı, tarihi bilgiler arasındadır. Bu, kendisinin sürekli doğruyu söylemesi ve bu yüzden çok güvenilir olması sebebiyledir. O bir şey söylerse, herkesin bundan emin olabileceğini ifade eder. Peygamberin bu özelliği, onu izleyenlerin de nasıl davranması gerektiğine yönelik bir örnektir.

Brahmacharya

Kontrol prensibidir. İffetli yaşamayı ve cinsellik başta olmak üzere hiçbir konuda aşırıya gitmemeyi içerir. Shakti enerjisi uyandığında, uyanan aslında cinsel bir enerjidir. O yüzden aşırı seks veya mastürbasyon, bu enerjiyi tüketir ve aydınlanmayı önler. Aynı zamanda kişiyi ilk 3 çakraya hapseder, kişi yükselemez. Sürekli mastürbasyon da hayat enerjisini bitirir, ömrü kısaltır.

Kuran’da sebebiyle ilgili çok fazla detay verilmemekle birlikte; zina yasaklanmıştır. Bu da Brahmacharya ile örtüşmektedir.

“Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur.” (17:32)

Zina halinde yakalanan ve şahitlerle desteklenen kişileri teşhir etmek ve tüm toplumun görmesini sağlamak öngörülmüştür.

“Kadınlarınızdan zina edenlere karşı, içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar, şahitlik yaparlarsa, bu kadınları, ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar evlerde hapsedin.” (4:15)

“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.” (24:2)

Burada “sopa” diye ifade edilen kelime, Arapça’da “Celde” kelimesidir ve cilde vurulan değnek anlamına gelir. Bazı yorumculara göre; bu cezanın amacı insanların canını yakmak değil, toplum önünde yaptıklarına dikkat çekerek zinakar olduklarını herkesin anlamasını sağlamaktır.

Neden herkesin anlaması gerektiğine dair temel sebebi aşağıda görüyoruz.

“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” (24:3)

Bir anlamda; Brachmacharya konusunda başarılı ve temiz kişilerin, yine kendileri gibi başarılı ve temiz kişilere eş olması öngörülmüştür. Bu konuda kirli kişilerin temiz kişilerle birleşmesi uygun görülmediğinden, bilgisizlik yüzünden böyle bir evlilik yapılmasının önüne teşhir ile geçilmiş olur.

Bu hüküm; Brahmacharya’ya uymamanın insan bünyesinde ve aynı zamanda üç bedenini yakinen paylaştığı yakın çevresinde yaracağı etkinin ne kadar olumsuz olabileceğini düşündürmektedir.

Asteya

Çalmama ve namuslu, doğru olma prensibidir. Sadece mal değil; zaman, düşünce, proje, duygu, vb çalmamayı içerir.

Kuran’da, hırsızlık yapmak yerilmiş ve ceza öngörülmüştür.

Aparigraha

Bağımsızlık prensibidir. Bu kapsamda; kimseyi kayırmamak ve rüşvet almamak bilhassa önemlidir.

Kuran’da, rüşvetin yasaklanması ile ilgili çok net ayet bulunmaktadır.

“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Bile bile, günaha saparak, insanların mallarından bir kısmını yemeniz için onun bir parçasını yetkililere aktarmayın.” (2:188)

Benzer şekilde, adam kayırmanın da yanlışlığına dikkat çekilir. En yakın akraba dahi olsa, hak eden kişi yerine bu kişileri kayırıp adaletten sapılmaması gerektiği ifade edilir. 

“Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (4:135)

3.2. Niyama

İnsanın iç dünyasını düzenleyen prensiplerdir.

Saucha

Fiziksel ve zihinsel temizlik prensibidir. Bu kapsamda; korku, ego, kızgınlık, kıskançlık ve nefret duygularının kontrolü ve dönüşümü de önemlidir.

Kuran’da fiziksel temizliğe tekabül eden en belirgin kavram, abdest konusudur.

“Ey İman edenler! Salat edeceğiniz zaman, yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, başınızı mesh edip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayınız. Eğer, cünüp iseniz, temizlenin, hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişseniz, yahut kadınlarınızla münasebette bulunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin, yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin. Allah, size zorluk çıkarmak istemez. Allah sizi arındırmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.” (5:6)

Salat gün içerisine yayılan bir faaliyet olduğundan, abdest hükmünü uygulayan kişinin fiziksel temizliğini belli bir oranda garanti altına alacağı söylenebilir.

Zihinsel temizlikte ise; genel çerçeveden bakarsak, Tamasik ve Rajastik hallerden arınarak Sattvik hallere yönelme prensibini görürüz. Bu kabilden davranışlara bazı örnekler vermek gerekirse:

  • Sattvik: Karşılıksız hizmet, pozitif düşünmek, paylaşmak, sakin ve huzurlu olmak, karşılıksız sevgi vermek, tevazu, kalpten güleryüz
  • Rajastik: İftira, gıybet, hırs, öfke, kızgınlık, kıskançlık, agresiflik, suizan
  • Tamasik: Öldürmek, zarar vermek, nefret, hırsızlık, yalan

Kuran’a baktığımızda; Sattvik hale götüren davranışlara sevap / mübah, Rajastik hale götüren davranışlara mekruh /küçük günah, Tamasik hale götüren davranışlara ise büyük günah / haram dendiğini görüyoruz. Dolayısıyla, insanı yoga ile benzer bir dönüşüme yönelttiğini söyleyebiliriz.

Sattvik / sevap kabilinden davranışların teşviki ile ilgili bazı örnek ayetler:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır.” (2:168)

“Sen, Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın elbette etrafından dağılıp giderlerdi. Onları affet ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. İş hususunda onlarla istişare et, karar verdiğin zaman, artık Allah’agüven, Allah kendisine güvenenleri sever.” (3:159)

“Akrabalar, yetimler ve yoksullar, taksim sırasında yanınızda olursa onlara da ondan bir şeyler verin ve onlara güzel söz söyleyin.” (4:8)

“Katımızdan bir kalp yumuşaklığı ve arınmışlık vermiştik. O takva sahibiydi.” (19:13)

“O Rahman’ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler.” (25:63)

“Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim, ancak alemlerin Rabbine aittir.” (26:109)

“İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (28:54)

Rajastik / mekruh – küçük günah kabilinden davranışların yerilmesi ile ilgili bazı örnek ayetler:

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (3:175)

“O halde Allah’ın kimilerine, diğerlerinden daha fazla verdiği nimetlere kıskançlık yaparak imrenmeyin. Ticaret yapma yetkisi herkese verilmiş olup, erkekler kendi kazançlarından bir fayda, kadınlar da kendi kazançlarından bir fayda sağlayabilirler. Siz Allah’tan bol nimetler ve cömertçe lütfunu isteyin. Çünkü Allah herşeyin tam bilgisine sahiptir.” (4:32)

“Yüreklerinin öfkesini gidersin. Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (9:15)

“Bu iftirayı işittiğinizde, erkek ve kadın mü’minlerin birbirleriyle ilgili hayırlı düşüncelerde, hüsn-ü zanlarda bulunarak:“Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” (24:12)

“Namus sahibi, bir şeyden habersiz, mü’min kadınlara iftira atanlar, dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azap vardır.” (24:23)

“Ey iman edenler! Aşırı şüpheden kaçının, çünkü bir kısım şüphe günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayın. Birbirinizi çekiştirmeyin. Biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bundan tiksindiniz değil mi? Allah’tan korkun, kuşkusuz Allah, tevbeleri kabul eden ve merhamet edendir.” (49:12)

“Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.” (89:17-20)

Tamasik / büyük günah kabilinden davranışların yerilmesi ile ilgili bazı örnek ayetler:

“İşte bundan dolayı İsrâiloğulları’na şöyle yazmıştık: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.” (5:32)

“Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarına karşılık Allah tarafından ibret verici bir ceza olması için ellerini kesin. Allah güçlüdür, hakimdir.” (5:38)

“Ey Peygamber! Mümin kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık etmemek, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir yalan uydurarak gelmemek ve iyi ve doğru işlerde sana isyan etmemek üzere sana beyat etmek için geldiklerinde onların beyatını al ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (60:12)

“Eğer rızkınızı kesse, size rızık verecek olan kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve nefret içinde inatla direnmektedirler.” (67:21)

Santosha

Yetinme prensibidir. İhtiyacından fazlasını istememek ve elindekiyle yetinmek gibi noktaları içerir. Kuran prensipleri arasında, Santosha’ya tekabül eden pek çok nokta bulunmaktadır.

Bunlardan en çok öne çıkanlardan biri, infaktır. İnananların, ihtiyaçlarından fazlasını stoklamak yerine infak etmeleri, yani hayır için ve karşılık beklemeden başkalarına vermeleri tavsiye edilir.

“Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (2:3)

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” (2:215)

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.” Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyaçtan artakalanı.” Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.” (2:219)

“ Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kafirler… Onlar zulmedenlerdir.” (2:254)

İnfak edebilmek, kişinin ihtiyacından fazlasını istememesi (yani Santosha) ile mümkün olabilir. İçten gelmemesine rağmen sadece şekil olarak infak eden biri ise, kendi fazlalıklarının başkalarının birincil ihtiyacı olarak nasıl dönüştüğüne ve minnete şahit oldukça yüreğinin yumuşaması şansına sahip olur. Bu şekilde; ihtiyaç fazlasına olan bağlılığı azalabilir ve bu yönde sürdüreceği Karma Yoga ile Santosha’yı daimi kılabilir.

İhtiyaç fazlasına sarılmak, dilimizde cimrilik olarak nitelendirilir. Cimrilik, insanı Santosha’dan ve ihtiyaç fazlası ile yapabileceği Karma Yoga’dan alıkoyduğu için, olumsuz bir özelliktir. Bu noktaya Kuran’da da dikkat çekilir.

“Allah’ın ikram olarak verdiği şeylerde cimrilik edenler, onun kendileri için hayırlı olacağını sanmasınlar. Hayır, bu onların aleyhine olur ve cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanır. Gökler ve yerdeki her şey Allah’a kalacaktır. Yaptıklarınızın iç yüzünü bilen Allah’tır.” (3:180)

“Onlar hem cimrilik ederler, hem insanlara cimrilik tavsiyesinde bulunurlar. Allah’ın kendilerine yaptığı ikramı da gizlerler. Biz, ayetleri görmezlikten gelenlere aşağılayıcı bir azap hazırlamışızdır.” (4:37)

“İşte siz, Allah yolunda harcamaya davet olunan kimselersiniz. Fakat, sizden cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse ancak kendi aleyhine cimrilik eder. Allah kendi kendine yeterlidir, siz muhtaçsınız. Eğer yüz çevirirseniz, sizi başka bir toplum ile değiştirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz de olmazlar.” (47:38)

İnsanın ihtiyaçlarını karşılarken nasıl harcama yapması gerektiği de Kuran’da ifade edilmiştir.

“Onlar, harcadıkları zaman, israf etmedikleri gibi, cimrilik de etmezler. İkisi arasında doğru olanı yaparlar.” (25:67)

Yetinebilmek, yani elinde olup ihtiyacını karşılayanla mutlu olabilmek, şüphesiz yanında şükretmeyi de getirir. Santosha ile şükür, el ele giden iki yoldaş gibidir. İkisi birbirini doğurur, destekler ve kuvvetlendirir. Şükürün eksikliği, nankörlüğe çıkar. Kuran’da şükretmeyi teşvik eden pek çok ayet bulunur; bazılarını inceleyelim.

“Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (2:152)

“Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin ve eğer gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, ona şükredin.” (2:172)

“Hiç kimse, Allah’ın izni olmadan ve belirlenmiş süresi gelmeden ölmez. Dünya nimeti isteyene ondan veririz. Ahiret nimeti isteyene de ondan veririz. Biz, şükredenleri mükafatlandıracağız.” (3:145)

“Eğer siz, şükreder ve iman ederseniz; Allah size niye ceza versin? Allah, şükredilmeye layık olan ve (her şeyi) bilendir.” (4:147)

“Geceyi ve gündüzü, dinlenmeniz ve lütfundan rızık aramanız için ve de şükredesiniz diye kendi rahmetiyle meydana getirdi.” (28:73)

“O hayvanlarda, insanlar için daha başka faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmiyorlar mı?” (36:73)

Tapas

Dayanıklılık, irade, tevekkül ve mütevazilik prensibidir. Yapılan çalışmalarla ve mahrumiyetle iradeyi geliştirmeyi içerir. Tek bacak üzerinde yıllarca durup Tapas konusunda kendini geliştirmeye çalışan kişiler bulunmaktadır.

Ancak; Tamastik Tapas kavramına dikkat etmek gerekir. Çünkü aydınlanma amaçlı değildir. Niyet yanlış olduğundan, kişi kendine zarar verebilir.  İşin içinde ego, büyü, para, metafizik güç gibi amaçlar varsa, kişi bu durumda olabilir.

Kuran’a baktığımızda; Tapas kapsamında görülebilecek en belirgin noktalardan biri oruç konusudur.

“Ey İman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye size de farz kılındı.O, sayılı günlerdir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar bir yoksul doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendinedir. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.” (2:183-184)

Oruç tutmanın; fiziksel beden açısından arınma, sosyal açıdan açlarla empati kurabilme gibi pek çok açıdan farklı faydaları bulunmaktadır. Kişinin iradesini geliştirmek de bu faydalardan biridir.

Bu uygulama üzerinden iradesini geliştiren ve bedenine karşı durabilen kişinin, ileride başka konularda da duygularına rağmen doğru bildiği şeyi yapması kolaylaşacaktır.

Orucun aralıksız 30 gün halinde sürekli bir ibadet olması da önemli bir noktadır. Cheri Huber’in “How You Do Anything Is How You Do Everything” adlı kitabında ifade ettiği gibi; insanın bir konuda nasıl davrandığı, tüm diğer konularda nasıl davrandığına yansıyacaktır. Oruç konusunda süreklilik ve kararlılık sağlayabilen birinin, ileride başka konularda da süreklilik ve kararlılık sağlayabilmesi kolaylaşır.

Oruç haricinde; Kuran’da insana sabretmeyi tavsiye eden pek çok ayet de bulunmaktadır. Zorluklar karşısında sabretmek de, oruca benzer bir şekilde, iradeyi geliştirir ve Tapas kapsamında değerlendirilebilir.

“Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında (düşmanlarınızı) geçin!” (3:200)

“Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltmekle elbette deneriz. Sabredenleri müjdele!” (2:155)

“Sabredenlere, felaketlere karşı dişlerini sıkıp göğüs gerenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (39:10)

“Fakat sabredip bağışlayanın işi, işte bu, benimsenmeye değer işlerdendir.” (42:43)

“Ey iman edenler! Başınıza gelecek her şeye sabretmekle ve salat ile Allah’tan  yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir.” (2:153)

“İçinizdeki mücahitleri ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar elbette sizi deneyeceğiz.” (47:31)

İtikaf çalışmalarının da Tapas anlamında insanı geliştirdiği düşünülebilir. Bu konu, Pratyahara başlığı altında daha detaylı incelenecektir.

Swadhyaya

İlahi metinleri okuyup, ilahi bilgiler edinme prensibidir. Jnana Yoga’ya karşılık geldiği söylenebilir. Kuran’da, bu konu tefekkür / düşünme bağlamında ele alınmıştır.

Kuran’da, kendisinin insanların okuyup anlaması için gönderildiği ifade edilmektedir.

“Düşünüp anlamanız için Biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik.” (43:3)

Bu ayet ışığında; Kuran’ın kendisinin Swadhyaya faaliyeti ile okunup araştırılması ve anlaşılması gereken bir kitap olduğunu anlıyoruz. Kuran, kendi kendisi hakkında böyle söylemektedir. Ancak Kuran, tefekkürü sadece kendisiyle sınırlamaz, diğer kitaplara da işaret eder.

“Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.” (2:4)

“Yanınızdakini (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kuran)a iman edin, O’nu, inkar edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun.” (2:41)

“O, sana, önceden indirdiği Tevrat ve İncil’i tasdik eden kitabı hak olarak indirmiştir.” (3:3)

Kuran, kendisinden önce gelen Tevrat ve İncil’i tasdik ettiğine göre, tefekküre bu kitaplar da dahil edilebilir. Ancak; bu kitaplara insan sözünün karışmış olabileceği yönünde işaretler olduğundan, dikkatli bir şekilde okunmaları tavsiye edilir. Şüpheye veya çelişkiye düşülen durumlarda, Kuran baz alınır.

“Onların bir kısmı, kitaptan olmadığı halde, sizin kitaptan zannetmeniz için kitaba bakarak dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde “Allah katındandır” derler. Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.” (3:78)

Kuran, dünyanın dört bir köşesinde her ümmete de bir elçi gönderilmiş olduğunu ifade eder.

“Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının, diye her topluma bir elçi gönderdik. Böylece, onların içinden kendilerine Allah’ın yol gösterdiği de vardır. Sapıklığı hak edenler de vardır. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir bakın!” (16:36)

Her topluma bir elçi geldiğine göre, bu elçilerin öğretileri ve metinleri de ilahi kaynaklı olabilir. Bu metinlerin incelenmesi de Swadhyaya faaliyeti olarak değerlendirilebilir. Ancak; kimin gerçek elçi olduğu ve metinlerin bozulup bozulmadığını bugün ne kadar bilebileceğimiz tartışılır. O yüzden, bu konuda dikkatli ve sağduyulu davranıp, Kuran ışığında hareket etmekte fayda olacaktır.

Kuran, tefekkürü sadece kitaplardaki ayetlerle de sınırlamaz. Allah’ın yarattığı kainatın kendisinin de bir ayet olduğunu, kainatı gözleyerek de tefekkür edilebileceğini ifade eder.

“Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler. Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!” (3:191)

Ishwara Pranidhana

Sevgi, teslimiyet, ibadet ve inanç prensibidir. Bhakti Yoga’ya karşılık geldiği söylenebilir.

Teslimiyet, İslam’ın temelidir. Öyle ki; Arapça’da teslimiyet, İslam ve selamet kelimeleri aynı kökten gelmektedir: SLM. Yine aynı kökten gelen “Müslüman” kelimesi, teslim olmuş demektir. Kuran’da, kitabın inmesinden çok uzun yıllar önce yaşamış kişiler hakkında dahi “Müslüman” kelimesi kullanılmaktadır.

“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyandı. Fakat o, doğruya yönelmiş, bir Müslümandı. Müşriklerden değildi.” (3:67)

Müslüman olmanın teslim olmak ile örtüştüğünü ifade eden çok net ayetler de bulunmaktadır.

“Rabbimiz! İkimizi de Sana teslim olan kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olan bir ümmet meydana getir.” (2:128)

“Bir zaman Rabbi ona: “İslâm ol” dediğinde, İbrahim: “Alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” demişti. İbrahim İslâm ümmetinden olmayı oğullarına da vasiyet etti. Yakub da onu tavsiye ederek: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sizler sadece Müslümanlar olarak can verin.” dedi. Yoksa siz Yakub’a ölüm geldiği sırada yanında mı bulunuyordunuz? O zaman o, oğullarına: “Benden sonra neye tapacaksınız?” demiş, oğulları da:”Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek ilâha kulluk edeceğiz. Bizler O’na teslim olduk.” demişlerdi.” (2:131-133)

Dolayısıyla; müslümanlık (yani teslim olma) kavramının Kuran ile başlamadığı söylenebilir. Daha önceki elçiler de teslim olmuş, kendi ümmetlerini teslimiyete teşvik etmiştir.

Teslimiyet gibi; ibadet de Kuran ile başlamamıştır. Yine teslimiyet gibi, ibadet de Kuran’da öğrendiğimiz sistemin temel yapı taşlarından biridir.

“Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takva mertebesine nâil olasınız.” (2:21)

İlk bakışta ibadet Allah’a yönelik bir faaliyet gibi gözükse de; Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi ibadet edilmeye de ihtiyacı yoktur.

“Kim çaba harcarsa, kendisi için gayret etmiş olur. Çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” (29:6)

İbadete ihtiyacı olan, insandır. Yaygın olarak bilinen dua, zekat, salat, oruç gibi ibadetlerin; hem kişisel, hem de toplumsal pek çok faydası bulunmaktadır. Bu faaliyetlerin sağladığı kişisel faydanın başında, insanı arındırması ve takvaya, yani temiz düşünce, temiz yürek ve temiz davranışa ulaştırması gelir. İhtiyaç sahiplerine yiyecek yardımı yapılması örneğinde; Kuran bu noktaya dikkat çeker.

“Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmayacaktır. Fakat, O’na sizin takvanız ulaşacaktır. Size doğru yolu gösterdiği için Rabbinizin büyüklüğünü anın diye O, bunları sizin emrinize vermiştir. İyilik edenleri müjdele!” (22:37)

3.3. Asana

Asana Nedir?

Asana, yoga yolundaki üçüncü basamaktır. Bedensel duruşları içerir. Asananın öne çıkan amaçları;

  • Vücuttaki kas / fasya / doku yapılarını esnetip kuvvetlendirmek, denge sağlamak. Bu şekilde Shakti enerjisi uyanacak olursa, beden onu çelik gibi karşılayabilir.
  • İç organlara masaj yaparak sağlık kazanmak
  • Meditasyonda uzun süre oturabilmek için bedeni hazırlamak

Asana – Namaz Benzerlikleri

Öncelikle “Namaz“ kelimesi ile “Namaste” kelimesinin fonetik olarak ne kadar benzer olduğunu fark ederek başlayalım.

Asanalar ile namaz duruşları arasında büyük benzerlikler görülebilir.

Namaza ayakta başlanır. Buradaki hazırlık duruşu, Tadasana’ya benzemektedir.

Image result for sketch tadasana samasthiti
Tadasana

Akabinde, eller kulaklara (kadınlarda göğse) kadar kaldırılmaktadır. Bu duruşta eller kafanın üzerine kadar kaldırılmasa da, Urdhva Hastasana duruşuna benzetilebilir.

Image result for urdhva hastasana
Urdhva Hastasana

Akabinde; eller erkeklerde göbek hizasında, kadınlarda ise göğüs üzerinde bağlanmaktadır. Kıyam adı verilen bu duruş; birebir olmasa da Pranamasana ile benzerlik gösterir.

Image result for pranamasana
Pranamasana

Akabinde rüku gelir. Bu duruş, birebir Ardha Uttanasana duruşudur.

Image result for ardha uttanasana
Ardha Uttanasana

Rükudan sonra secdeye varılır. Secde ise, Shashankasana duruşudur.

A close up of a device

Description automatically generated
Shashankasana

Secdeden sonraki oturuş pozisyonu ise, Vajrasana duruşuna karşılık gelir.

Vajrasana

Namaz – Salat

Bu bölümde, müslümanlar arasında geleneksel ve yaygın olarak uygulanan namaz kavramı incelenmiştir. Ancak; şunu da belirtmeden geçmeyelim: Kuran’da aslında “Namaz” diye bir kelime bulunmamaktadır. Namaz kılmanın formu da bulunmamaktadır. Türkçe meallerde yaygın olarak namaz diye çevrilen kelime, aslında “Salat” kelimesidir. Detaylar için tıklayın.

3.4. Pranayama

Pranayama kelimesi, nefes kontrolü anlamına gelmektedir. Nefes ize; zihin ve bilinçüstü arasında köprü görevi görür.

Yoga uygulamalarında; arındırıcı, uyarıcı, serinletici, harmonik, yenileyici, bağlayıcı ve aydınlatıcı kabilinden pek çok nefes formülü bulunmaktadır. Ancak; amaca yönelik bu tarz çalışmaların haricinde, günlük doğal nefesin az sayıda ve derin olması tavsiye edilir. Zira yaş, yıllarla değil, toplam alınıp verilen nefesle ölçülür.

Bilhassa; verilen nefesin alınan nefesten daha uzun olması tavsiye edilir.

Kuran’da, nefes kontrolü ile ilgili doğrudan bir ayet bulunmamaktadır. Ancak; Kuran’a göre, dualar tamamen sessiz olmamalıdır, ancak çok yüksek sesle de edilmemelidir. İkisinin arasında, kişinin kendini duyabileceği bir seviyede olmalıdır.

“İster Allah diyerek dua edin, ister Rahman diyerek. Hangisiyle dua ederseniz edin, çünkü en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma! İkisinin arasında bir yol tut.” (17:110)

Bu hususun nefesle bağlantısını düşünebiliriz. Duruşlarda dua okuyan bir insan; nefesi nispeten hızlı alıp, dua sırasında (konuştuğu için) yavaş bir şekilde verme halinde olacaktır. Nefes vermenin (Rechaka) nefes almadan (Puraka) daha yavaş olması yönündeki genel tavsiyeyle örtüşmektedir.

Bunun yanı sıra; tasavvuf ekollerndeki zikirlerde de, kullanılan sözcüklerin frekansının yanı sıra, belli bir tempoda ve kelime fonetiği ile oluşan formülde uzun süre nefes alıp verilmektedir. Bu durumun ortaya çıkaracağı Shakti uyanması gibi sonuçlar, yoga disiplinindeki bazı nefes formülleri ile benzerlik arz etmektedir. Dolayısıyla zikir çalışmalarının, bu ilme vakıf bir hoca kontrolünde yapılması elzemdir.

3.5. Pratyahara

Pratyahara, yoganın içe dönüş basamağıdır. “Prati” kelimesi uzaklaştırmak, karşı çıkmak anlamına gelirken, “Ahara” kelimesi dışarıdan alınan şeyler anlamına gelir. Bu iki kelime birleştiğinde, dışarıdan gelen etkileri azaltıp uzaklaştırmak, yani içine dönmek anlamına çıkılır.

Pratyahara, farklı kademelerde uygulanabilir. İlk adımda, Pranayama çalışmalarında sadece nefese odaklanmaya çalışarak başlanabilir. Yüzeysel kademede; dışarıdan gelen uyaranları azaltarak özümüze dönme noktasına yaklaşmak hedeflenebilir. Daha ileride ise; fizik veya enerji bedenin getirdiği sinyallerle özdeşleşip dikkatimizin dağılması yerine yine kendi özümüze dönme noktasına yaklaşmak hedeflenebilir. Bu sinyaller; 5 duyuya ait olabileceği gibi, düşünceler ve duygular da olabilir.

Pratyahara’da ilerleyen bir Sadhaka, daha ileri adımlardaki konsantrasyon ve meditasyon çalışmalarında dış uyaranlardan pek etkilenmeden sağlıklı ve verimli pratikler yapabilmektedir.

Bazı Pratyahara pratiklerine göz atalım.

Duyuların azaltılması: 5 duyu ile algıladığımız şeyler sürekli zihni hareketlendirip meşgul ettiğinden, duyularımızla bize hangi miktarda ve hangi şiddette sinyalin ulaştığını kontrol etmek gerekir. Nasıl fizik bedeni sürekli tıkabasa doldurmuyorsak, duyularımızla zihni de tıkabasa doldurmamalıyız. Uyanık kaldığımız süre boyunca sürekli uyaran bombardımanına maruz kalmak yerine, kontrollü bir şekilde girdileri azaltma yolu izlenebilir.

Duyuların düzeltilmesi: 5 duyu ile neleri algıladığımız konusunda titizlikle davranma noktasıdır. Nasıl bedenimize yönelik olarak ağzımızdan temiz gıdalar geçiyorsa, zihnimize yönelik olarak da duyularımızdan temiz “gıdalar” geçmelidir. Sürekli “kirli” şeyler algılayan bir kimse, sürekli Tamasik beslenen bir kimse gibi dengesini kaybedecektir.

Duyu orucu: Duyularla bize gelen girdileri minimize etme noktasıdır. Herkesten uzak bir yerde bulunup; ses, görüntü gibi girdileri azaltıp bir anlama duyu orucu yapmak, bunun tipik yöntemlerinden biridir.

Kayıtsızlık:Daha ileri aşamada, sinyal bombardımanının ortasında, duyulardan gelen sinyalleri bir kenarda tutup onlar yokmuş gibi öze odaklanmak mümkün olabilmektedir.

Duyuların durdurulması: Bu aşama, yüksek derecede enerji kontrolü gerektirir. Bedendeki sinyal akışlarının tamamen durdurulması ve algılayan varlığa hiç ulaşmaması halidir.

Pratyahara kapsamında Kuran’a göz attığımızda, itikaf kavramıyla karşılaşıyoruz.

İtikaf, kelime anlamı olarak kendini hapsetme ve kısıtlama şeklinde ifade edilebilir. Tarihi kaynaklara bakarsak; dünyadan ve dünyevi faaliyetlerden tamamen uzaklaşarak, cami gibi uygun bir ortamda ibadete ve özüne dönme çalışması yapmanın kastedildiğini görüyoruz.

Bu konudaki ayetlere göz atalım.

“Biz, Kâbe’yi insanlar için sürekli kıble ve güvenilir bir yer kılınca, size: “İbrahim’in makamını salat yeri edinin.” dedik. İbrahim ve İsmail’e de: “Tavaf edenler, itikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun.” diye emrettik.” (2:125)

“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin örtünüz, sizde onların örtüsüsünüz. Allah, nefsinize ihanet etmekte olduğunuzu biliyordu. Bu sebeple, tevbenizi kabul edip sizi bağışladı; artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için takdir ettiğini dileyiniz. Fecir esnasında ufuktaki beyazlık; karanlıktan ayırt edilinceye kadar yiyin için sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikafa çekilmiş olduğunuzda kadınlara (geceleri de) yaklaşmayın. İşte, Allah, insanlara kötülüklerden korunmaları için ayetlerini böylece açıklar.” (2:187)

İnsanın ibadet ve tefekkür için uygun bir mekanda inzivaya çekilip dünyadan gelecek uyarı & sinyalleri azaltması, kısmen Pratyahara yolunda bir pratik olarak değerlendirilebilir. İtikaf esnasında eşlerle münasebette bulunmaktan dahi uzak durulmaktadır.

Tasavvufta rastlanan çile pratiği de; itikafın bir varyasyonu olarak, kısmen Pratyahara pratiği olarak değerlendirilebilir. Çile kelimesi, “40 gün” anlamına gelmektedir. Sufinin, mürşidinin uygun gördüğü bir odada tek başına 40 gün boyunca kalır. Televizyon, telefon gibi uyaranlar olmadan ve kimseyle temasa geçmeden, minimum yiyecekle 40 gün boyunca tefekkür ve ibadet eder. Bu çalışma, Tapas kapsamında da değerlendirilebilir.

3.6. Dharana

Dharana, konsantrasyon anlamına gelmektedir. Zihnin tek bir konuya veya noktaya odaklanıp, odaklandığı şey haricindeki sinyallerden kendini muaf tutması olarak ifade edilebilir. Farkındalığın / bilincin, odaklanılan şey dışındaki başka şeylere kaymaması gerekir.

Odaklanılan nokta; beyaz kağıt üzerindeki siyah leke gibi dış bir nesne olabildiği gibi, Ajna Çakra gibi içsel bir şey de olabilmektedir. Nefese veya bir mantraya odaklanarak da Dharana çalışması yapılabilmektedir.

Zikir çalışmaları, Dharana ile kısmen örtüşmektedir. Zikir; temelde hatırlama, anma anlamına gelir. Kuran’a baktığımızda; zikir kelimesinin farklı anlamlarda kullanıldığını görürüz.

Bir anlam, Allah’ı anmaktır.

“Eğer korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe girdiğinizde ise, yine Allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi zikredin.” (2:239)

Kuran’ın ta kendisi de zikir olarak anılmaktadır.

“Bunları Biz sana ayetlerden ve hikmetli zikirden (Kur’an’dan) okuyoruz.” (3:58)

Dua etme faaliyeti de yer yer zikir olarak anılır.

“Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.” (7:205)

Anmak, dile getirmek anlamında da kullanılmıştır.

“Kitap’ta Meryem’i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (19:16)

Tasavvufta karşımıza çıkan zikir ise, mürşidin verdiği bir kelime veya cümleyi belli bir süre / sayı formülüyle sürekli ve peş peşe tekrar etmek anlamına gelir. Tasavvuf pratiklerinde uygulanan zikir çalışması, kısmen mantra odaklı Dharana çalışmasıyla örtüşmektedir. Zira, diğer etkilerinin yanı sıra, zihni başka şeylerden soyutlayıp tek bir noktaya odaklanmaya yöneltir.

Zikirin güçlü etkilerinden ötürü, ne yaptığını bilen ve müridini tanıyan bir mürşit tarafından formülize edilmesi önemlidir.

3.7. Dhyana

Dhyana, meditasyon halidir. Asana, Pranayama, Pratyahara ve Dharana aşamalarının doğru bir şekilde uygulanmasıyla gerçek meditasyon hali başlayabilir. Dışsal etkenlerden veya zihinsel düşüncelerden hiç etkilenmeden, tamamen anda olarak, tüm odağı ve enerjiyi tek bir konuya / noktaya odaklayabilme halidir. Dhyana’nın nihai amacı, bir sonraki adım olan Samadhi / aydınlanmaya ulaşabilmektir.

Kuran’da doğrudan doğruya ifade edilmese de; yaygın olarak kabul edilen tarihi kaynaklarda Hz. Muhammed’in (SAV) sık sık Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’na çekildiği ve uzun süreler tek başına kaldığı ifade edilmektedir. Aynı kaynaklar, vahyin de orada başladığını ifade etmektedir. Bu mağarada, Peygamber’in belli bir noktada Dhyana’ya denk gelecek meditatif bir halden geçmiş olması, akla yatkındır.

Buna paralel olarak; Hz. Musa’nun da vahyi almak için dağa çıktığında, orada 40 gün kadar kaldığını Kuran’da görebiliyoruz.

“Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiş ve zalimler olmuştunuz.” (2:51)

“Musa ile otuz geceye sözleşmiştik ve on gece ile onu tamamladık da Rabbinin belirlediği süre tam kırk gece oldu. Musa kardeşi Harun’a: -Kavmimde benim yerime geç, ıslah et, bozguncuların yoluna uyma! dedi.Musa belirlediğimiz yere gelince Rabbi onunla konuştu. Musa dedi ki: -Rabbim, bana kendini göster de sana bakayım! Rabbi: -Beni göremeyeceksin fakat dağa bak; dağ yerinde durursa sen de beni göreceksin, dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti. Musa bayılarak yere kapandı. Ayıldığında: -Senin şanın çok yücedir, sana yöneldim. Sana inananların ilkiyim, dedi.” (7:142-143)

Vahiy için hazırlandığı bu süre zarfında, yine Dhyana’ya denk gelecek meditatif bir halden geçmiş olması akla yatkındır.

Sufizme baktığımızda ise, Dhyana’ya tekabül edebilecek sema çalışmalarını görüyoruz. Sema sırasında zihin ve beden serbest tutulur. Düşünce konu dışına kayacak olursa, aklın müdahalesi ile sükuneti yitirmeden tekrar ilk konuya dönülür. Bu da, Dhyana’daki odaklanma hali ile örtüşmektedir.

3.8. Samadhi

Yoganın son basamağı olan Samadhi, kişinin evrensel özüne dönüp birlik hissi içerisinde olma durumu olarak özetlenebilir. Fiziksel, zihinsel, duygusal, egosal, vb. herhangi bir etkiden uzak bir şekilde özle bütünleşme noktasıdır. Bu aşamayı kelimelerle ifade etmek zordur, sadece yaşayıp anlaşılabilir.

Samadhi kapsamında konuşulabilecek olan kısım, insanın arınarak ulaşabileceği bir özü olduğudur. Bu öze ulaşan kişi, Jivatman (insan ruhu) ve Paramatman (evrensel ruh) birleşmesi noktasına gelir ve bu nokta yoganın esas vizyonudur.

İnsanın ilahi özü hakkında, Kuran’da da bazı işaretler bulunmaktadır.

“Andolsun ki insanı biz yarattık. Ona nefsinin ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50:16)

Şah damarı, her ne kadar boyunda parmakla hissedilebilse de, aslında kapten başlayıp beyne, önemli organlara ve bacaklara kadar uzanan 2,5 cm çapında hortum gibi bir damardır. Yani tüm vücuda merkezden başlayarak yayılır.

https://evrimagaci.org/public/uploads/images/Insan%20Turuyle%20Ilgili%20Gercekler/aort_anatomisi.jpg
Şah damarı

İnsana şah damarından daha yakın olan bir öz, tüm vücudundan daha yakın olduğu anlamına gelmektedir. Yani fizik bedenin ötesinde bir öz olduğu yorumu yapılabilir. İnsanda böyle bir öz varsa, bu öze ulaşıp onu deneyimlemesi de akla yatkındır. Bu da, Samadhi tarifi ile örtüşmektedir.

“Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere göstererek:
-Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin, dedi.-Sen yücesin! Yalnız sen eksiklikten uzaksın senin bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Bilen ve hüküm veren sensin, dediler.Allah:-Ey Adem! Onlara, bunların isimlerini haber ver, dedi. Adem de meleklere onların isimlerini haber verince Allah:-Size göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim demedim mi? Sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de ben bilirim, dedi.” (2:31-33)

Bu ayetlere baktığımızda, Adem’e bütün isimlerin öğretilmiş olduğunu görüyoruz. İnsanın günlük hayatında bu isimlerin farkındalığında ne kadar olduğu tartışılabilir. Ancak; bünyesinde bütün isimleri barındıran bir varlığın, doğru çalışmayla bu isimleri keşfedip ortaya çıkarabilmesi akla yatkındır.

Bu bağlamda; “bütün isimler” kavramını “Paramatman” olarak yorumlarsak, insanın özüne ulaşıp isimleri ortaya çıkarma noktası, Jivatman – Paramatman birleşmesi anlamında Samadhi ile örtüşmektedir. 

3 thoughts on “Kuran ve Yoga

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s