kuran

Dua Namaz Salat

Sık sık bir arada kullanılan ve anlamları iç içe geçmiş bu kavramlar hakkında bir inceleme yapalım.

Kelime Anlamları

Öncelikle dua kelimesiyle başlayalım. Dua; küçükten büyüğe doğru olan yardım talebi ve niyaz olarak adlandırılabilir. Allah’a seslenip meramımızı anlatmamız duadır. Duada şüphesiz samimiyet ve gerçek bir duygu olması uygun olur. Her dilde dua edilebilir, kelimesiz de dua edilebilir. İsteyen duasını desteklemek için (tercihan anlamını bilerek) belli ayetler de okuyabilir.

Salat ise, Kuran’da geçen ve Türkçe meallerin çok büyük bir kısmında “namaz” diye tercüme edilen bir kelimedir. Salat’ın öz anlamı, aslında “yükseltmek” olarak ifade edilebilir. O dönem yaşayan bedeviler; binek hayvanına yük yüklerken diğer taraftan kayan yükü dizleriyle yükseltirlerdi, bu harekete “salat” adı verilirdi. Dilbilgisi penceresinden sosyal hayata bakıldığında, insanların kendini veya birbirini maddi / manevi yükseltecek faaliyetlerde bulunmasına da salat denebilir.

Namaz ise, Türkçe’ye Farsça’dan girmiş bir kelime olup, “namaz” adıyla Kuran’da yer almamaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkçe meallerin çoğunda “salat = namaz” görüşüyle salat kelimesi namaz diye çevrilmiştir.

Farklı Yorumlar

Dua / salat / namaz kavramlarının nasıl örtüştüğü konusunda farklı görüşler vardır.

Geleneksel görüşe göre, salat ve namaz aynı şeydir. Dua ise, namazın bir parçası olmakla birlikte, namaz dışında da eda edilebilen bir yakarıştır. Ülkemizdeki yaygın görüş, Kuran’daki salat ayetlerini günde 5 vakit namaz kılmak şeklinde ele almıştır. Namazın 3 vakte cem edilebileceğini ifade eden yorumcular da vardır.

Salat ve namazı ayıran görüş ise; Kuran’a göre duanın “tezerru ile” (yani kendini kademeli şekilde alçalta alçalta) eda edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Bilinen namaz şekli; kıyam – rüku – secde sıralamasıyla kendini alçaltarak dua etmenin örnek bir formunu içerir. Yani; bu görüşe göre, bildiğimiz namaz kavramı, Kuran’daki “tezerru ile dua”ya karşılık gelmektedir. Salat ise; namazı kapsayan, bunun yanı sıra kişinin kendini ve diğer insanları yükseltmek için yapması gereken her türlü ibaret / yardım / ilim faaliyetlerini de kapsayan daha geniş çaplı bir kavramdır.

Her iki görüşte de; namazın geleneksel vakitlerinin ve uygulama şeklinin korunması gerektiğini düşünenler olduğu gibi, vakitlerin de şeklinin de esnek olabileceğini düşünen yorumcular da bulunmaktadır.

Dua konusunda ise; sadece duygunun ve samimiyetin dua için yeterli olacağını düşünenler olduğu gibi, mutlaka belli ayetlerin okunması gerektiğine inananlar da vardır. Belli kelimeleri belli bir sayıda okuyan birinin, ortaya çıkardığı frekansla niyazının gerçekleşmesi yönünde kuvvetli bir etkileşim yaratacağına inananlar da bulunmaktadır.

Sonuç

Daha da detaya inildiğinde, birbirinden ayrılan farklı görüş ve uygulamalar bulunmaktadır. Burada sadece ana görüşleri inceledik. Müteşabih yorumları ve detayları merak edenleri araştırmaya davet edelim. Naçizane tavsiyem, yorumları okurken eksik – fazla arasında kalanların fazlasını yapmaya yönelmesi yönünde olacaktır.

Bu kavramların bu kadar çok yorum ve uygulama ile ele alınabilmesi, belki de Kuran’ın her ortama gönderilen esnek bir kitap olma özelliğinden ötürüdür?

Bu konudaki görüş ayrılıklarının dinin fırkalara ayrılmasına vesile olmamasını ümit edelim.

Standard
kuran

Muhkem ve Müteşabih Ayetler

Kuran-ı Kerim’in kendisi, iki tür ayet içerdiğini açıklar.

“Bu muazzam kitabı sana indiren O’dur. Onun ayetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar kitabın esasıdır. Ayetlerin bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptırmak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih kısmına tutunup onlarla uğraşır dururlar. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar ‘Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir.’ derler. Bunu ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar.” (3:7)

Şimdi, muhkem ve müteşabih kavramlarını inceleyelim.

Muhkem Ayetler

Muhkem kelimesi; HKM kökünden gelmektedir. Bu kök; hakim, hakem gibi kelimelerin de köküdür. Muhkem ayetler; kitabın esasını oluşturan, net ve doğrudan ayetler olarak tanımlanabilir. Doğrudan ifade edilmiş ve doğrudan anlaşılan ayetlerdir.

Kuran’daki muhkem kavramlara birkaç örnek vermek gerekirse;

Bu ve benzeri temel kavramlarda; Kuran çok net bir dil kullanır ve herhangi bir pay bırakmaz.

Müteşabih Ayetler

Müteşabih kelimesi ise; ŞBH kökünden gelmektedir. Bu kök; teşbih (benzetme) kelimesinin de köküdür. Müteşabih ayetler; benzetme / temsil / sembol ile anlatılmış ayetler olarak tanımlanabilir. Birden fazla anlama gelebilen, delil / yorum ile anlaşılan ayetlerdir.

Yukarıda bahsettiğimiz muhkem kavramlara karşılık müteşabih olarak değerlendirilebilecek bazı kavramlar;

Bu ve benzeri kavramlarda ise; Kuran daha çok benzetmeye ve sembolizme dayanan bir dil kullanır. Örneğin; Cennet’ten bahsedilirken lezzetli yiyecek ve içecekler, Cehennem’den bahsedilirken ateş dile getirilir. Bu benzetme bize birinde ferahlık diğerinde ise azap olduğunu düşündürmekle birlikte; diğer alemde bu benzetmenin fiili karşılığının tam olarak ne olduğunu şu anda bilemiyoruz.

Bu şekilde Kuran, henüz tahayyül edemeyeceğimiz konularda bizi anlayabileceğimiz örnekler üzerinden aydınlatmış olur. İlim ilerledikçe, eskiden benzetme olarak ele alınabilen ayetlerin gerçek anlamlarının ortaya çıktığı da olmuştur – Kuran’da Dünya’nın Şekli gibi.

Bir başka örnek, yardımlaşma ile ilgili olabilir. Kuran’daki pek çok ayet, zayıfların hakkını gözetmeyi ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi öğütler. Ancak; kişilerin zenginlik / fakirlik derecesi ile yardım etme / görme arasında matematiksel bir formül vermez. Bunun yerine; genel prensipleri vererek, vicdana ve toplumun şartlarına göre çıkarım yapılabilecek bir çerçeve çizer.

Bu şekilde Kuran, çizdiği çerçevedeki detay uygulamanın günün ve kişinin şartlarına göre uyarlanabileceği esneklikte sürekli güncel kalır.

Tefekkür

Müteşabih ayetler, muhkem ayetler baz alınarak ve onların ışığında ele alınmalıdır. Bu ayetlerin yorumlanması sırasında dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır.

Benzetmeleri kelimelerin gerçek anlamıyla ele alarak Kuran’ı yorumlamaya çalışmak, bizi istemediğimiz yanılgılara götürebilir. Yukarıda da incelediğimiz gibi; cennette gerçekten meyveler mi var, yoksa güzel yiyecek yemiş gibi bir ferahlık var da benzetme mi yapılıyor, bilmiyoruz. Bu konuda açık fikirliliğimizi koruyup iman etmekte fayda var.

Aşağıdaki ayete göz atalım.

“Meryem oğlu İsa’nın da şöyle dediğini hatırla: ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önce Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim.’ Fakat İsa’nın müjdelediği elçi onlara apaçık deliller getirdiğinde: ‘Bu, katıksız bir büyüdür!’ dediler.” (61:6)

Söz konusu ayette “Ahmed” ismi zikredilmesine rağmen, kastedilen peygamberin adının “Muhammed” olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak; bu iki isim aynı kökten gelmektedir: HMD. İsa’nın kendi zamanında söylediği şey, kök / öz olarak doğru çıkmıştır. Geleceğe yönelik olarak bize müteşabih olarak sunulmuş ayetler üzerinde düşünürken bu örnek bize yardımcı olacaktır.

Geçmişte, o günün şartlarına göre yapılmış müteşabih yorumları bugüne birebir getirmeye çalışmak, Kuran’ın esnekliğine engel olmak demektir. Bunu yapmayı hiç birimiz istemeyiz. Kuran’da Hüküm ve Gerekçe bölümünde gördüğümüz gibi; caydırıcılık için savaş atları tavsiye edilir ama biz bugün savaş atı değil tank ve uçaklarımızı hazırlıyoruz. Benzer şekilde, Kuran’da esneklik verilmiş diğer konular da, konu uzmanları ile istişare edilerek günümüz şartlarına uygun ele alınmalıdır.

Mezhep ve tarikat üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları da önemli ölçüde müteşabih ayetlere farklı yaklaştıkları için ortaya çıkmaktadır. Tek Din bölümünde bu konuyu detaylı bir şekilde inceledik; müteşabih ayetler, dinin fırkalara ayrılmasına yol açan bir unsur haline gelmemelidir.

Kendini uzman pozisyonuna sokup, halkı Kuran üzerinden istediği gibi yönlendirerek çıkar sağlama peşinde olan insanlar her çağda varolmuştur. Bu kişiler; muhkem kısmın netliğinden ziyade müteşabih ayetlerin esnekliğinden yola çıkarak, cahil kesimi sömürme peşine düşer. Bu kişilere dikkat etmemiz gerektiğini yukarıda da belirttik, tekrar hatırlatalım.

“Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptırmak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih kısmına tutunup onlarla uğraşır dururlar.” (3:7)

Benzer bir düşünceyle; Kuran’ın yanına (sözde) yardımcı kitaplar veya kişiler ekleyip, sanki ancak o zaman tamamlanıyormuş gibi ona (haşa) eşdeğer kaynaklar edinilmemelidir. Kuran’ın esnekliği çerçevesinde; açık fikirlilik, tefekkür ve yorum söz konusu olabilir. Ancak, hiçbir yorum Kuran’a eşdeğer tutulmamalıdır.

 

Standard
kuran

Tek Din

Giriş

Allah tek olduğu gibi, din de tektir. Farklı zamanlarda farklı ortam ve şartlarda yaşayan insanlar için, bu tek dinin farklı uygulama şekilleri gönderilmiştir. Tek din, yine bu farklı insanların en iyi anlayacağı şekilde farklı dillerde ve benzetmelerle anlatılmıştır.

Müminlerin, dini fırkalara ayırıp kendi inandığını yücelten ve diğerlerini hakir görenlere karşı dikkatli olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra, öz anlamı kavramak yerine şekil, uygulama ve benzetmeye saplanıp kalma konusunda da dikkatli olmamız lazım.

Müslümanlık

Kuran’a baktığımızda; Müslümanlık, Hıristiyanlık veya Musevilik diye ayrı dinlerden bahsedildiğini göremeyiz. Bilakis; Hz. İbrahim dahil tüm peygamberler “müslüman” olarak nitelenmektedir. Allah’ın tek dini vardır, o da müslümanlıktır.

“Rabbi ona, ‘Müslüman olup bana teslim ol!’ dediğinde o şu cevabı vermişti: ‘Teslim oldum alemlerin Rabbine!’ İbrahim de oğullarına şunu vasiyet etti, Yakub da: ‘Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. O halde ancak müslümanlar olarak can verin.'” (2:131-132)

Henüz Kuran’ın inmediği çağda dahi müslümanlıktan bahsedildiğine göre, müslüman olma kavramının Kuran’dan çok daha eskilere dayandığını anlıyoruz.

Peki ama müslüman nedir?

Arapça Kelime Kökleri bölümünde de incelediğimiz gibi; teslimiyet, selamet, İslam ve müslüman kelimeleri aynı kökten gelmektedir. Bu sezgiyle bakacak olursak; müslüman kelimesinin basit anlamda “teslim olmuş kişi” anlamına geldiği sonucuna varılabilir.

Yukarıdaki ayette de görebileceğimiz gibi, Allah’a teslim olmuş kişi müslümandır. Bu anlamda, Kuran’da adı geçen veya geçmeyen tüm peygamberler ve Allah’a teslim olmuş herkes müslümandır.

Müslümanlık; nüfus cüzdanı veya coğrafya ile değil, Allah’a teslimiyet ile ilgilidir. Bardağın üzerine “televizyon” diye bir etiket yapıştırdığımızda o televizyon olmadığı gibi, Allah’a teslim olmamış birinin nüfus cüzdanına “müslüman” yazdığımızda o kişi müslüman olmaz.

Benzer şekilde; “televizyon” etiketi bardağı bardak olmaktan çıkarmadığı gibi, Allah’a teslim olmuş ve onun ilkelerine uygun yaşayan birinin “müslüman değil” diye etiketlenmesi onu müslüman olmaktan çıkarmaz.

Dinin Tekilliği

Kuran; daha önce gelen peygamber & kitapları onayladığını ifade etmektedir.

“Sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur. Bundan önce de, insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil’i indirmişti.” (3:3)

“İyi bilin ki, bu Kuran uydurulmuş bir söz değildir. Sadece daha önceki kitapları tasdik eden, dine ait her şeyi açıklayan, iman edecek kimseler için hidayet, rehber ve rahmettir.” (12:111)

Gerçek müminler, Allah’ın resullerinin ve kitaplarının tamamına inananlardır. İnsan eliyle yapılan tahrifatlar ise şüphesiz konu dışıdır.

“Resul, Rabb’inden kendisine indirilene inanmıştır; müminler de. Hepsi; Allah’a, onun meleklerine, kitaplarına, resullerine inanmışlardır. Allah’ın resullerinden hiç birini ötekinden ayırmayız. Şöyle demişlerdir: ‘Dinledik, boyun eğdik. Affet bizi, ey Rabb’imiz. Dönüş yalnız sanadır.'” (2:285)

Kuran; dini ayırmak için değil, indiği çağda yaşayan insan topluluklarını ifade etmek için “kitap ehli” gibi ifadeler kullanmaktadır; bu konuda bir yanılgı olmasın. Kuran, “kitap ehli” denen ve günümüzde “Hıristiyanlar” diye ifade edilen topluluğa gönderilen dinin dahi İslam olduğunu ifade etmektedir.

“Allah katında din İslam’dır.Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık/haset/hak tanımazlık yüzünden ihtilafa düştüler… Kim Allah’ın ayetlerine nankörlük ederse, Allah hesabı çabucak görecektir.” (3:19)

Tabii bu yaklaşımda, İslam’ın ne olduğunu doğru anlamak durumundayız. Günümüzde İslam adı altında anlatılan her şeyin doğru olduğunu varsayıp, zamanında İsa’nın da bunları birebir getirdiğini düşünmeyelim.

Dini Bölmek

Kuran, tek dinin parçalanıp bölünmemesi konusunda pek çok uyarı içermektedir.

“Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.” (3:103)

Bu konuda inceleyeceğimiz örnek ayetlerden biri, peygamberlerin bazılarına inanıp bazılarına inanmamakla ilgilidir. İnsan eliyle yapılan tahrifatları bir kenara koyacak olursak, peygamberlerin tamamı Allah’ın tek dinini içinde bulunduğu insan topluluğuna uygun olacak şekilde getirmiş ve ifade etmiştir. Bir peygamberi inkar etmek, Allah’ın dinini inkar etmekle eşdeğerdir.

“O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne resullerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını iddia edip resullerini tanımayarak, Allah ile resullerini birbirinden ayırmak isterler. Ve o kimseler ki “resullerin bazısına iman ederiz, bazısını reddederiz” derler ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz de kâfirler için zelil ve perişan eden bir ceza hazırladık.” (4:150-151)

Peygamberler ayrı dinler değil, tek bir dinin ayrı ifadelerini getirmiştir. Peygamberler farklı dinler indirmiş gibi davrananlar, Kuran’da dile getirilmiştir.

“Bir de: Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız dediler. De ki: Biz bütün batıl dinlerden uzaklaşmış olarak İbrahim’in dinine tâbi oluruz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (2:135)

“Yoksa Siz İbrahim, İsmail, İshak ve Yakub’un ve onun evlatlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bileceksiniz yoksa Allah mı? Allah’ın, kitabı vasıtasıyla kendisine ulaştırdığı hakikati gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (2:140)

Peygamberlerin farklı şekillerde açıkladığı tek dini parçalayıp ayrı dinlere bölenlerin durumu da Kuran’da net bir şekilde ifade edilmiştir.

“Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın.Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır.” (3:105)

“Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.” (6:159)

“Ama peygamberleri izlediklerini iddia eden ümmetler fırkalara ayrılıp bölük bölük oldular. Her grup, kendilerine ait görüşten ötürü memnun ve mutludur. Sen onları, bir süreye kadar daldıkları gaflet içinde kendi hallerine bırak!” (23:53-54)

“Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler.” (42:14)

Mezhep ve Tarikatlar

Fırkalara ayrılma konusudaki uyarı mezhepler için de geçerli midir?

Önce mezhebin ne olduğunu ifade edelim. Kuran’da muhkem ve müteşabih ayetler vardır. Muhkem ayetler; Allah’ın varlığı veya cinayetin kötü oluşu gibi hareket alanı bırakmayan net ayetlerdir. Müteşabih ayetler; daha esnek anlamlarla ifade edilmiş ayetlerdir. Bu esneklik, Kuran’ın her çağda uygulanabilir bir kitap olma özelliğini korumaktadır.

Mezhepler, genelde belli bir çağda yaşamış bir din aliminin halkın müteşabih ayetlerle ilgili sorularına verdiği cevapların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkmış doktrinlerdir. Farklı mezhepler, genel olarak muhkem ayetlerde fikir birliğindedir ancak müteşabih ayetlerde farklı uygulamalara sahiptir.

Bir alimin içinde yaşadığı çağa ve topluma göre, hatta kendisine getirilen olaya özel olarak verdiği cevapların günümüze birebir taşınması ve uygulanması doğru mudur? Bu soru önemli olmakla birlikte; bizim konumuz çerçevesinde sorulması gereken soru mezheplerin dini bölüp bölmediğidir.

Belli bir mezhebin yorumunu uygulama şekli olarak seçmek zararsız mıdır, yoksa dini ayırmak mı sayılır? Kendi mezhebini doğru olarak değerlendirip diğer mezhepleri küçümsemek insanı yukarıdaki ayetlerde ifade edilen duruma düşürür mü? Aynı sorular, tarikatlar için de sorulabilir.

Kuran’da mezhep veya tarikat kavramlarının yer almadığını ifade edip, yorumu ve cevabı size bırakıyorum.

Standard
kuran

Kuran’da Böcekler

Kuran-ı Kerim’in insan elinden çıkmadığının işaretleri arasında, indirildiği çağda bilinmesi neredeyse imkansız olan bilgiler içermesi vardır. Bu bilgilerden bazıları açıkça yazılmışken, bazıları detaya bakıldığında görülebilmektedir.

Açıkça ortaya konan bu tarz ayetlerden biri, örümceklerden bahsetmektedir.

“Allah’ın berisinden veliler edinenlerin durumu, bir ev edinen dişi örümceğin durumuna benzer. Ve evlerin en güvensizi/en zayıfı elbette ki dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!” (29:41)

Modern biyoloji bilimi, ağ ören örümceklerin neredeyse tamamının dişi olduğunu ortaya koymuştur. Kuran’ın indiği çağın insanlarında, böceklerin cinsiyetini bu kadar genel ve isabetli bir şekilde ayıracak bir teknoloji yoktu.

Bu ayet sadece “örümcek” deyip geçebilecek iken, özellikle dişi örümcek olduğunu ifade ederek; asırlar sonra okuyacak insanları şaşırtacak bir işaret haline gelmiştir.

Ayetin yorumu ise; örümcek ağının böcek ölçeğinde çelik kadar sağlam olmasına rağmen, daha büyük canlılar ve doğa olayları için önemsiz denecek derecede çürük olması olabilir. Kendi küçük ölçeğinde kendini güçlü ve güvende sanma yanılgısına düşen bir insan, her şeyi var eden büyük gücün yanında ne kadar güçsüz olduğunu unutmuştur.

Bir diğer ayet, karıncalarla ilgilidir.

“Nihayet karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir dişi karınca dedi ki: Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları farkına varmadan sakın sizi ezmesin.” (27:18)

Örümcek örneğinde olduğu gibi, bu ayette de karıncanın dişi olduğu özellikle ifade edilmiştir. Modern biyoloji bilimi, karıncaların hemen hemen tamamının dişi olduğunu ortaya koymuştur. Nadiren dünyaya gelen erkek karınca, kraliçe ile çiftleştikten kısa bir süre sonra ölmektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi; Kuran’ın indiği çağın insanlarında, böceklerin cinsiyetini bu kadar genel ve isabetli bir şekilde ayıracak bir teknoloji yoktu.

Bu işaretlerin; Kuran’ın kaynağı konusundaki düşüncelerinize katkıda bulunması dileğiyle…

Standard
kuran

Kuran’da Kadın Şahitliği

Kuran-ı Kerim’de, borç / iş sözleşmelerinde şahitlik gerekeceği durumda; ya iki erkeğin, ya da bir erkek ve iki kadının şahit yapılabileceği ifade edilir. Bu husus, kadın – erkek eşitliği anlamında çok tartışılmış olmasına rağmen, aslında kadınları hakir gören bir anlam içermemektedir.

Önce söz konusu ayeti inceleyelim.

“Ey iman sahipleri! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabb’inden korksun da borcundan hiç bir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf, çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu, kadınlardan biri şaşırırsa / unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar, çağırıldıklarında çekimser davranmasınlar. Küçük veya büyük, borcu, süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında adalete daha yakın, tanıklık için daha sağlam, kuşkuya düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak aranızda döndürüp durduğunuz tamamen peşin bir ticaret söz konusu ise onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Karşılıklı alışveriş yaptığınızda da tanık bulundurun. Yazıcıya da tanığa da zarar verilmesin. Böyle bir şey yaparsanız bu, kendinize kötülük olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah, her şeyi en iyi biçimde bilendir.” (2:282)

Burada ilk dikkat edilecek husus, hüküm ve gerekçenin bir arada verilmiş olduğu gerçeğidir. İki kadın şahit bulma hükmünün gerekçesi, kadınlardan birinin unutma veya karıştırma ihtimalidir. Pek çok yorumcu; eğitim görmüş ve ticaretten anlayan bir kadın şahit bulunduğu durumda, gerekçe ortadan kalkacağı için bir kadının şahitliğinin de yeterli olacağını ifade etmiştir.

Peki, kadının unutma / karıştırma ihtimalini nasıl değerlendirmeliyiz?

Öncelikle; Kuran’ın sadece ideal şartlar için değil, tüm şartlarda geçerli olabilecek esneklikte ve kapsamda indirilmiş bir kitap olduğunu hatırlayalım.

Bugünün modern ve gelişmiş toplumlarında; genel olarak kadınların erkeklerle aynı eğitim düzeyinde olduğu ve ticari konularda benzer tecrübeye sahip olma ihtimalinin kuvvetli olduğu söylenebilir.

Ancak; modern toplumlarda bile aynı işi yapan kadınlar erkekten daha düşük ortalama maaş almaktadır. Yönetim seviyesinde üst kademelere bakıldığında ise, erkek nüfusu kadına oranla çok daha fazladır.

Modern toplumlarda bile durum böyleyken; az gelişmiş toplumlarda durum daha da dramatik bir hal almaktadır. Kadınların eğitim seviyesinin düştüğünü, iş / ticaret tecrübesinin azaldığını görüyoruz. Gelişigüzel seçilmiş on erkekten belki sekizi ticaretten iyi anlarken, on kadından belki ikisi ticaretten anlayacaktır.

Karışık bir borç / ticaret anlaşmasının şartlarını doğru bir şekilde hatırlamak söz konusu olduğunda; bu işlerle her gün uğraşan bir erkek şartları doğru hatırlayabilecekken, bu işlere uzak kalmış bir kadın doğru hatırlamakta zorlanabilir.

Bu yüzden; kadının şaşırma / doğru hatırlayamama ihtimalinin olduğu gerekçesi de ilave edilerek, bir kadın yerine iki kadın şahit tutulması gerektiği ifade edilmiştir.

Bu hüküm, kadın – erkek arasındaki eşitsizliğe veya erkeğin üstünlüğüne işaret etmez. Kadının unutma ihtimalinin gerekçe olarak verilmesi, bu anlamda incelikli bir noktadır. Ortalama bir kadın ve erkek, birbirine karşı farklı üstünlüklere ve zayıflıklara sahiptir.

Az gelişmiş toplumlarda kadınların eğitim seviyesinin ve işe katılımının neden düşük olduğu, sosyolojik ve antropolojik öğeleri de barındıran apayrı bir tartışma konusudur. Kuran-ı Kerim’deki hüküm, tüm şartlarda geçerli olacak şekilde ticari anlaşmayı riske atıp kimseyi mağdur etmeyecek bir çözüm getirmiştir.

Standard
kuran

Kuran’da Çok Eşlilik

Kuran’da erkeklere dört kadına kadar evlilik ehliyeti verilmiş olması, kadın – erkek eşitliği anlamında çok tartışılan konulardan biridir.

“Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti sağlayamayacağınızdan endişe ederseniz, onlarla değil, size helâl olup arzu ettiğiniz diğer kadınlarla iki, üç veya dört hanım olmak üzere evlenin. Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya elinizin altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (4:3)

Kuran’da bir kavramın iyi anlaşılması için, o kavramın geçtiği tüm ayetleri incelemek gerekir. Bu konuya yakın diğer ayetleri de inceleyelim.

“Ne kadar isteseniz de, kadınlar arasında tam bir adalet sağlayamazsınız; bari tamamen birine meyledip de diğerini ortada bırakmayın. Eğer durumunuzu düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (4:129)

3. ayette adaleti gerçekleştirmekten endişe edenlerin tek eş ile yetinmesi gerektiği söyleniyor. 129. ayette ise, kadınlar arasındaki adaleti sağlamanın imkansızlığı dile getiriliyor. Bu iki ayet bir arada düşünüldüğünde; aslında tavsiye edilenin tek eşlilik olduğu sonucuna varılabilir mi?

Bu sorunun cevabını düşünürken; erkeğin 4 eş almasının bir zorunluluk değil ehliyet olduğunu, ve bu hükmün erkeklerin 40 eş alabildiği bir ortama inmiş olduğunu da hatırlayalım.

Bir diğer faktör, Kuran’ın her ortama uygulanabilecek şekilde inmiş olduğu gerçeğidir. Gelişmiş ve sakin bir ülkede tek eşlilik norm olmuş olabilir. Ancak o kadar şanslı olmayan ve orman kanunları ile yürüyen bir toplulukta, eşini kaybetmiş bir kadının ve çocuklarının tek hayatta kalma şansın bir erkeğin himayesi olabilir.

Bu ehliyet, belki de buna benzer ortamlarda geçerli olmak üzere verilmiştir? Zira ayet içerisinde, erkeğin istediği kadını elma alır gibi alabileceği gibi bir hüküm yoktur. Bu durumda; doğal olarak adil bir evlilikte kadının rızasının da bulunması gerektiği sonucuna varılabilir.

“İçinizden kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda düşünen kavim için ayetler vardır.” (30:21)

Zorla evlendirilen bir kadının eşine sevgi ve merhamet duyması söz konusu olamayacağına göre, evlilik akdinin de ideal durumda karşılıklı rıza ile olması gerektiği sonucuna varılabilir.

Örneğin; en iyi arkadaşını savaşta kaybetmiş bir erkek, onun eşini “evlilik” adı altında himayesi altına alıp koruyabilir. Kadın da canını kurtarmak için bunu isteyebilir. O kadının ortada kalıp tecavüz ve ölümle yüz yüze gelmesinden çok daha iyi bir çözüm olacaktır. Ayrıca; o ortamdaki bir kadının himaye altına girmesi, kadının kendini cinsel anlamda sunmak zorunda olduğu anlamına gelmeyebilir.

“Ey iman edenler, mümin kadınları nikahlayıp, sonra da onlarla ilişkiye girmeden boşadığınız zaman, onlara iddet saymanıza gerek yoktur. Onlara geçimliklerini verin ve onları güzel bir şekilde bırakın.” (33:49)

Görüldüğü üzere; Kuran bu ayette, ilişki yaşanmayan bir evlilik bağı olabileceğine işaret etmiştir. Belki de ilişki yaşanmayan evlilik türlerinden biri, erkeğin can güvenliği tehlikede olan bir kadını himayesi altına almasıdır?

Bir başka örnek; savaş, hastalık gibi sebeplerle erkek nüfusun azalmış olduğu bir toplum olabilir. Kuran’ın sadece ideal şartlara değil her ortama uygun olarak indirilmesini hatırlayacak olursak, bu duruma düşmüş ilkel sayılabilecek bir toplulukta da neslin sürmesi için erkeğin birden fazla eş alabilmesi ehliyeti mantıksız olmayacaktır. Zira bir kadın bir sene içerisinde tek bir çocuk dünyaya getirebilir, ancak bir erkek pek çok çocuğun babası olabilir.

Bu konuda herkesin kendi doğrusunu bulması dileğiyle…

Standard
kuran

Kuran Her Ortama Gönderilmiştir

Kuran-ı Kerim’de okuduklarımızı yorumlarken, bu kitabın her ortamda geçerli olabilecek şekilde ve esneklikte olduğunu hatırlamalıyız. Kuran’da bulacağımız hükümler, hem ideal şartlarda yaşayan, hem de zor şartlarda yaşayan insanların tamamına indirilmiştir.

Okuduğumuz bir hüküm; ideal şartlarda yaşayan insanların hiç ihtiyaç duymayacağı bir içerik barındırırken, zor şartlarda yaşayan insanlar için çok önemli bir kılavuz niteliğinde olabilir.

Benzer şekilde; mesela fakir birinin gündemine pek gelmeyecek bir ayet, zengin biri için sürekli uygulama ihtiyacı hissedeceği bir nitelik taşıyor olabilir.

Kuran’daki hükümleri algılarken, kitabın kapsayıcılık ve evrensellik ilkelerini ve her topluma / ortama gönderilmiş olduğunu hatırlamakta fayda var.

Bu konuda incelenebilecek tipik bir örnek, kadınların borç şahitliğidir. Çok eşlilik de aynı kapsamda değerlendirilebilir.

Standard