life, software, software.career

Decision Matrix

I would like to demonstrate a technique I occasionally use to help me make a decision. I call it the “decision matrix”.

In our sample case, Joe needs to decide between 3 job alternatives:

  1. Join ABC Consulting and become a consultant. This is a top paying position with a high demand for overtime.
  2. Become a freelancer. This alternative lets Joe be free and flexible, but he would have zero income in periods he can’t find a contract.
  3. Join XYZ Merchandise and become a co-worker. This is a relatively easy job with a fixed schedule and medium income.

Let’s implement the decision matrix for Joe and help him decide.

Interests

First, Joe needs to write down his interests. Those are the direct or indirect things affected by his job decision.

dmat_010

Let’s break them down to understand Joe better:

  • Money: Self-explaining.
  • Time for hobbies: Joe is the sax player of a local band. He treasures his free time to study, rehearse and play live.
  • Big brand: Joe thinks that working for a big brand is important for his CV.
  • Self development: Joe expects his position to help him advance further in his profession by providing new learning opportunities.
  • Close to home: Joe hates traffic and it’s important for him to minimize the time lost in the car.
  • Ethic: Joe wouldn’t want to join a company ignorant of the environment.

Weight

Now it’s time to determine how important each interest is. For this purpose, Joe will have to assign a weight point between 1-5 to each interest. He will also mark the “show stopper” interests.

dmat_030

In this example, Joe marked “Ethic” as “show stopper”. This means; if a company performs poorly in terms of ethics, Joe will eliminate that alternative directly.

Alternatives

It’s time for Joe to put the job offers into the table. For each alternative, he will assign two columns – you’ll see why soon enough.

dmat_040

Points

In this step, Joe will give points to each job offer; depending on how good they fulfill his interest.

dmat_050

The significant points are;

  • The consulting position (Job 1) has no ethical flaws and pays good, so it gets 5 points for “Money” and “Ethic”. However; due to the high demand for overtime, it would limit his musical schedule; so it gets 2 points for “Time for hobbies”.
  • Being a freelancer (Job 2) also has no ethical flaws and he can make his own schedule, so it gets 5 points for “Time for hobbies” and “Ethic”. However; working for himself is not exactly a “Big brand”, so that interest gets only 1 point.
  • Being a co-worker (Job 3) has mediocre points for each interest.

None of the positions has low points on “Ethic”, so Joe doesn’t have to eliminate any alternative at this time.

Weighted Points

In this step, Joe will multiply the points of each job with its corresponding weight.

dmat_060

If we sum up the weighted points, we see the interest fulfillment power of each alternative.

dmat_070

The table above shows that working as a consultant (Job 1: 80 points) quantitatively fulfills Joe’s interests the best; while being a freelancer (Job 2: 76 points) is a close second. However, becoming a co-worker (Job 3: 62 points) doesn’t seem to be a satisfying alternative.

Conclusion

The decision matrix is a helpful decision making tool, which quantitatively reflects the interest fulfillment rate of each alternative. You can re-use the table of Joe for any decision.

However; no decision should be made with the mind only. We can’t see the future and what the alternatives would bring, so logic alone might not be enough. Ideally; logic, intuition and emotions should be balanced to make a decision.

This tool merely helps to clear up the logic part.

Standard
life, music

Ahmet Cemalettin Çinkılıç

Büyük dedem olan ve Sakarya Marşı gibi bilinen pek çok marşın bestecisi olan Ahmet Cemalettin Çinkılıç’ın hayat hikayesi, annem tarafından kaleme alındı. Ufak tefek değişikliklerle paylaşıyorum.

accAhmet Cemalettin Çinkılıç, tahminen 1889 doğumludur. Girit’in Hanya bölgesinden, Hacı Spata (Kılıç) ile Zeynep Hanım’ın oğludur. Başka kardeşi olup olmadığı bilinmiyor.

Çocukluğuna ait hatırladığı en net tablo; yemyeşil, geniş zeytinlikleri ve babasının kocaman değirmen taşlarıyla ezdiği zeytinlerden akan taze zeytinyağını bir kepçeye doldurarak ona içirdiği idi.

1896 yılından itibaren Rumlar’ın Giritli Müslümanlar’a karşı giriştikleri katliamlar, mal ve mülklerine karşı yapılan yağma ve tecavüzler, tüm komşuları gibi, A.Cemalettin ve ailesini de köylerini ve mallarını terk ederek kıyılardaki büyük şehirlere sığınmaya mecbur eder. Şehirlere sığınanlar geride tüm mal varlıklarıyla birlikte hayvanlarını ve zeytinyağı gibi çok değerli ürünlerini de bırakırlar. Bu arada, Hacı Spata’nın da Yunanlılar’a karşı direniş sırasında öldüğü anlaşılıyor.

Osmanlı Hükümeti, çaresiz ve sefalet içerisinde kalan Giritli Türkler’e yardım için, okul çağındaki çocukları parasız yatılı okullara gönderme kararı alır. Babasız kalan A.Cemalettin’i yokluk ve Yunanlıların zulmünden kurtarmak isteyen annesi, o zamanlar “Hidiv Valiliği” adı ile tanınan Mısır’a giden çocuklarla birlikte oğlunu da gönderir. O sıralar A.Cemalettin 7 yaşlarındadır. Ama küçücük yüreğinde, babasını öldüren, onun ailesinden, yurdundan ayrılmasına neden olan Yunanlılar’a karşı büyük bir kin beslemektedir. O kin, ölene kadar içinden çıkmamıştır.

Mısır’daki eğitimi sırasında müziğe karşı olan büyük yeteneği açığa çıkan A.Cemalettin, Hidiv’in bando okulunda eğitim görür ve mezun olduğunda Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın saray bandosuna maaşlı olarak katılır. Tüm enstrümanları gayet iyi çalsa da; üflemeli sazlar, özellikle de trompet / kornet çalmakta ustadır.

Hidiv’in sarayında, hiçbir masraf yapmadan, konforlu bir hayat sürer ve aldığı maaş, olduğu gibi cebinde kalır. Bando mensupları olarak tüm işleri, her gün belli bir süre prova yapmak ve önemli günlerde konser vermektir. Yani ekmek elden, su gölden bir hayat sürer.

Saraydaki yaşamıyla ilgili olarak anlattığı küçük bir anekdot şöyleydi: Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın çok sevdiği bir papağanı vardır. Bando elemanları prova yaparken, papağan da sürekli bir köşede onları dinler. Hatta bir süre sonra da “Hidiv Marşı”nı ıslıkla çalmayı öğrenir. Ne zaman Hidiv Abbas Hilmi Paşa salona girse, papağan ıslıkla hidiv marşını çalmaya başlar. Hidiv de bundan çok mutlu olur. Fakat papağan bu! Bando elemanları da 20-22 yaşında delikanlılar. Prova aralarında başlarlar papağana küfür öğretmeye. Hayvanın yanında sürekli “El ana buki” (Ananın…) diye tekrar ederler. Ve bir gün , Hidiv salona girdiğinde, papağan ıslıkla Hidiv marşı çalmak yerine “El Ana buki” diye bağırır! Hidiv olduğu yerde donar ve yaverine “Götürün bu pis hayvanı, bir daha gözüm görmesin!” der. O günden sonra, papağan sadece prova salonunda kalır.

A.Cemalettin, Hidiv’in sarayında Arapça’nın 7 lehçesini, ayrıca İngilizce, Almanca ve İtalyanca öğrenir. Vatanında öğrendiği Rumca ve ana dili Türkçe ile birlikte, 6 dil konuşur. Daha sonra İstanbul’da evlendiği, Yahudi kökenli Öjeni hanım (evlenmeden önce Müslüman olmuş ve Nimet adını almıştır) ailesiyle Yahudice konuştuğu için, kendinden gizli şeyler konuşamasın diye o dili de öğrenmiş ve bildiği diller 7’ye çıkmıştır. Yani müzik yeteneğinin yanı sıra müthiş bir dil yeteneğine de sahipti.

1911 yılı geldiğinde A.Cemalettin 22 yaşındadır. Bu arada İtalyanlar Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder ve Trablusgarp savaşı başlar. Osmanlı Yönetimi, Trablusgarp’a kuvvet ve cephane gönderecek durumda değildir. Enver Paşa liderliğinde bir gerilla harekatı başlatılacağını duyan A.Cemalettin, o güne kadar biriktirdiği bir büyük çanta dolusu (ebe çantası gibi diye tarif ederdi) Mısır lirasını alarak saray bandosundan istifa eder ve o parayla kendi komutasında , Bedeviler’den bir gönüllü birliği toplar (daha sonra anılarını anlatırken “O parayla o yıllarda İstanbul İstiklal Caddesi üzerinde Galatasaray’dan Taksim’e kadar yer alan binaların tamamını satın alabilirdim” derdi). Topladığı gönüllülerle birlikte Enver Paşa’ya gider ve “Paşam, askerlerimle birlikte emrinizdeyim”der. Vatanseverliği, düşmana duyduğu kin, çetecilik ve savaşçılık ruhunu ateşlemiştir.

Enver Paşa ile birlikte; Tobruk, Derne, Bingazi çöllerinde savaşır. Askerler aç ve susuzdur. Su bulamadıkları zaman, deve kesip, devenin hörgücündeki suyu içtikleri çok olmuştur. İtalyanların erzak depolarını basıp, asker için erzak çalarlar. Gece karanlığında görünmemek için çırılçıplak soyunup, baskınlarını öyle yaparlar. O baskınlar sırasında kaç İtalyan öldürdüğünü kendisi de bilmezdi. Yakaladıkları İtalyan’ları ensesinden kesip, sonra da yaktıklarını anlatırdı. “İnsan öldürmenin en kolay yolu, ensesinden kesmektir” derdi. İtalyanlar kendisini gıyabında 7 kez idama mahkum eder, ama onu yakalayamazlar.

Hidiv sarayının bando sanatçısı, ince ruhlu müzik adamı, amansız bir çete reisi olup çıkmıştır.

Bu arada Enver Paşa’yı çok severdi. Hatta bir gün çadırda sohbet ederlerken, Paşa “Beni gerçekten sever misin Giritli?” diye sorar. O da “çok severim Paşam” der. Paşa “Nereden anlayacağım sevdiğini” diye sorunca “A.Cemalettin : “Bir oğlum olursa, adını Enver koyacağım” diye cevap verir. Bu söz üzerine Enver Paşa, “Ohooo, sen bu deli kafayla, bu savaştan sağ çıkacaksın, evleneceksin, oğlun olacak ve adını Enver koyacaksın, öyle mi? Hadi canım sen de” diye güler. Ama aradan yıllar geçer, A.Cemalettin İstanbul’da evlenir , bir oğlu olur ve adını Enver koyar. O sıralar Enver Paşa , Harbiye Nazırı (Genel Kurmay Başkanı) dır. Enver’i alıp, paşa’nın makamına gider. “İşte Paşam” der. “Oğlum Enver!” Paşa çok duygulanır ve bebeğe bir beşi bir yerde takar. Ama A.Cemalettin bir daha Paşa’ya görünmez. O siyaset için değil, vatanı için savaşmıştır. Savaş bittikten sonra da hiçbir makam, maaş veya madalya istememiştir. Ölene kadar sürdüğü mütevazı yaşamını sadece müzik ile kazanır. Savaşçı ruhunu ise 75 yaşına kadar sürdürdüğü av tutkusu ile tatmin eder.

Ahmet Cemalettin İstanbul’a döndükten sonra , o zamanın eğlence merkezi olan Direklerarası’nda müzisyen olarak çalışmaya başlar. Zayıf, uzun boylu, derin bakışlı masmavi gözleri olan yakışıklı bir delikanlıdır. Zamanın ünlü kantocularının çoğu kendisine aşıktır. Hatta bir tanesi birlikte yaşamayı teklif eder, ama o sarayda geçen yıllarında lükse doymuştur ve kabul etmez. Bir gece, tiyatro seyircileri arasında gördüğü bir kıza tutulur. Kız, orkestra arkadaşı Nazmi Bey’in mahallesinden Öjeni isimli bir Yahudi kızıdır. Nazmi ile kıza haber yollar ve Müslüman olursa, kendisiyle evlenmek istediğini söyler. Öjeni kabul eder. Birlikte Şeyhülislam’a giderler, Öjeni Müslüman olur ve Nimet adını alır.

Nimet Hanım’la evliliğinden dokuz çocuğu olur. Bunlardan sadece dört oğlan ve bir kız yaşar.

A.Cemalettin Bey evlendikten sonra, Direklerarası’ndan ayrılır ve halk evlerinde müzik öğretmenliğine başlar. Bu arada, devletin mübadele göçmenlerine tahsis ettiği evlerden biri de Mersin’de kendisine verilir. Bu geniş bahçeli, üç katlı kocaman bir evdir. Mersin’deki hayatları çok rahattır. Ancak Nimet Hanım sürekli İstanbul’daki ailesi özler. Bir süre sonra, Mersin’deki evi olduğu gibi kapatarak İstanbul’a dönerler (devlet bu evleri şahsen kullanma ve satmama koşuluyla verdiği için, bu haktan vazgeçmiş olurlar).

A.Cemalettin Bey, bundan sonraki hayatını çoğunlukla ailesinden ayrı geçirir. Nimet Hanım çocuklarıyla İstanbul’da kalır, A. Cemalettin ise tayin olduğu Eskişehir, İzmir, Ayvalık gibi şehirlerdeki halk evlerinde çalışır, yörenin zengin ailelerinin çocuklarına özel müzik dersleri vererek hem kendisinin, hem de ailesinin geçimini sağlar.

Soyadı kanunu çıktığı zaman, Çinkılıç soyadını alır. Yalın kılıç anlamına gelen bu soyadı, hem kendisinin savaşçı ruhunu temsil etmekte, hem de babası Hacı Spata’dan (kılıç) tan bir iz taşımaktadır. Daha sonra mübadele ile Türkiye’ye gelen , bir kısmı İzmir’e bir kısmı Tarsus’a yerleşen akrabaları da, yine Hacı Spata’dan esinlenerek, Atakılıç soyadını almıştır.

A.Cemalettin, annesini yıllar sonra İzmir’de bulur. Girit’ten gelen muhacirlerin izlerini sürdüğünde, araştırmaları onu İzmir’e götürür. Amcasının kızı ve oğulları İzmir’dedir ve annesi de onların yanındadır. Zeynep Hanım çok yaşlanmıştır ve gözleri de iyi görmemektedir.

İlk karşılaştıklarında, A.Cemalettin ona kim olduğunu söylemez. Sadece Rumca sohbet ederler. “Çocukların var mı ana?” diye sorduğunda Zeynep Hanım, “bir Ahmet’im vardı, ama onu Mısır’a gönderdikten sonra izini kaybettim” der. A.Cemalettin “Peki şimdi görsen tanır mısın?” der. Gözleri ıslanan kadın “Tanırım, şakağında kocaman bir beni vardı” diye cevap verir. Gerçekten de A.Cemalettin’in sağ şakağında kahve çekirdeği büyüklüğünde bir beni vardır. A.Cemalettin “Bak bakalım ana, buna benziyor muydu?” diye şakağını gösterince, yaşlı kadın “Ahmedakimu! Oğlum!” diye boynuna sarılır .

Sonraki yıllarda, Giritli akrabalarıyla iletişimini bir süre sürdürse de, annesi öldükten sonra onlarla da irtibatı kesilir.

A.Cemalettin’in kişisel ve ruhsal özelliklerine bakıldığında, bu yönlerden de farklı bir insan olduğunu görüyoruz.

Birincisi, bilinen anlamda bir “Müslüman” değildi. Kuran’ı ezbere bilirse de; camiye gittiğini, namaz kıldığını, ya da oruç tuttuğunu kimse görmemiştir. Onun dindarlığı Allah’la kendi arasındaydı. Örneğin “Vallahi” kelimesini hemen hemen hiç kullanmaz, bu kelimenin “Allah adına ” anlamına gelen çok büyük bir yemin olduğunu söylerdi.

Ruhsal alemle de tuhaf sayılabilecek bir bağı vardı. Evliyalar kendisine görünür, hatta onunla şakalaştıkları bile olurdu. Örneğin, İzmir’deki evinde bir kış günü bahçe tuvaletindeyken kafasına karpuz kabukları atılmıştı. Bunun nedeni de, gece göğsüne oturan bir evliyayı küfürle kovması idi. Aynı evde, gece yarısı işten döndüğünde arkasından demir çubukla sürgülenmiş bahçe kapısını omuzlayıp yumruklayarak açamamış, tam vaz geçip gidecekken, kapı gıcırdayarak kendiliğinden açılmıştı. Bu olayı da aynı evliyanın kendisine yaptığı bir şaka olarak anlatırdı. (O olayda, Nimet Hanım bahçe kapısının yumruklandığını ve A. Cemalettin’in içeri giremediğini evin penceresinden gördüğü halde, korktuğu için dışarı çıkıp kapıyı açamadığını söylerdi.)

El becerisi müthiş gelişmişti. Özellikle ahşap işleri ve tahta oymacılığı hobisiydi. Yaşlandığında, evdeki aletleriyle gelinlerine ahşap dikiş kutuları, örgü şişleri, çorap örme yumurtaları yapıp hediye ederdi.

Çok sağlıklı bir bünyesi vardı. 98 yaşına kadar, kazalar dışında hiçbir sağlık sorunu olmadan yaşamıştı. Tabii bunun en önemli nedeni, beslenme tarzıydı. Et sevmez, daha çok sebze yerdi. Yemeklerini mutlaka zeytinyağıyla pişirir hatta sabahları bile aç karnına zeytinyağı içerdi. Fırsat buldukça ot toplamaya çıkar, kimsenin tanımadığı otları bulur, onlardan çok lezzetli yemekler yapardı. Çok iyi bir avcıydı. Anadolu’da yaşadığı yıllarda düzenli olarak bıldırcın ve keklik avına çıkardı. Hatta beslediği av köpeği, akşam yaptığı hazırlıklardan ertesi gün ava çıkacaklarını anlar; sabah güneş doğmadan, A.Cemalettin’den önce avcılar kahvesine gider ve onu orada beklerdi.

Koyu bir sigara tiryakisiydi. Gece bile uykusundan sigara içmek için kalkar, sonra tekrar uyurdu. Rakı içmeyi sever, ama sarhoş olmazdı. Bulmaca çözmeyi çok sever, geniş kelime bilgisiyle en zor çapraz bulmacaları bile çabucak çözerdi. Ellerinin iyice titremeye başladığı yaşlılık yıllarında bile, sağ elinde tuttuğu kalemi sol eliyle de destekleyerek bulmaca çözmeyi sürdürmüştü.

75 yaşındayken bir kaza sonucu kalçası kırılmış, doktorların kalça kemiğine ameliyatla çivi çakacağını duyduğunda, gece alçısını keserek hastaneden kaçmıştı. Daha sonra kalçası kendiliğinden kaynamış ve geriye hiçbir sakatlığı kalmamıştı. Elleri çok muntazam ama çok güçlüydü. Bir demir lirayı üç parmağı arasında (işaret, orta ve baş parmaklarıyla) sıkıştırıp bükebilirdi.

Kendince uyguladığı tedavi yöntemleri vardı. Örneğin yanık üzerine taze yumurta sarısıyla saf zeytinyağını karıştırıp mayonez kıvamında bir merhem yaparak sürer, yanık hiç iz bırakmadan iyileşirdi. . İltihaplı çıbanların ya da fistüllerin (kıl dönmesi) üzerine, saf zeytinyağı ve günlük yumurta sarısı ile birlikte tunç havanda dövdüğü kuru inciri bağlar, çıban ertesi gün patlayıp boşalır ve hiç yara izi bırakmadan iyileşirdi. Bir yerini kestiğinde, üzerine mobilya cilası sürer, kanı hemen durdururdu. Bugünkü antiseptik yara spreylerinin de yara üzerinde bir film oluşturarak kanamayı durdurduğu düşünülürse, bu cila uygulamasının ne kadar mantıklı olduğu anlaşılıyor.

Her zaman bakımlı ve temiz giyimliydi. Her sabah mutlaka traş olur, yelekli takım elbise, gömlek giyer, kravat takardı. Sokağa çıkarken mevsime göre hasır şapka veya fötr şapka giyerdi. Ölene kadar hep böyle giyindi.

Müziği hayatının sonuna kadar hiç bırakmadı. Ruhundaki coşkulu savaşçı hiç ölmediğinden olsa gerek, sürekli marş bestelerdi. Enstrümanı olmadığı yıllarda bile, bestelerini kafasından yapıp sonra notaya dökerdi. İstiklal Marşı için açılan beste yarışmasına katılan ünlü bestecilerden biri de A.Cemalettin idi. Yarışmada seçilen besteyi hep eleştirir, milli marşın her kesimden halkın kolayca söyleyebileceği türde bir beste olması gerektiğini söylerdi. Ona göre, güftenin prozodisi de hatalıydı. Kendi bestesinin zeybek havası tarzında olduğunu, çok sıcak ve akılda kalıcı bir melodi yarattığını anlatırdı.

Bilinen ve çok sevilen bir bestesi de Sakarya Marşı’dır. “Selam sana ey şan dolu sancağım, Sakarya’da kurtuldu şan ocağım” diye başlayan marşı Sakarya meydan savaşının hemen ardından bestelemişti. Marş, İstanbul Şehzadebaşı’ndaki bir müzikholde ilk kez çalındığı akşam, halk besteyi büyük bir coşkuyla karşılamış ve orkestradan tekrar tekrar çalınmasını istemişti.

Marş bu şekilde ağızdan ağıza yayılır ve bir akşam tiyatrodan çıkan halk , hep bir ağızdan Sakarya Marşını söyleyerek yürüyüşe geçince, İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin komutanı A.Cemalettin’in merkeze getirilmesini ister.

Komutan , huzuruna getirilen A.Cemalettin’e “Nedir bu böyle, Kamal ! Kamal! Kamal!” diye öfkeyle sorunca, A.Cemalettin ” Efendim, birkaç hafta önce bir oğlum oldu, adı Kemal. Benim de adım Cemal. “Allahıma emanettir Kemal’im , Dünyalara bedeldir mah Cemalin” dizelerini bu yüzden besteledim” der. Gerçekten de, ortanca oğlu Kemal o tarihte doğmuştur ve adını da Mustafa Kemal koymuştur. Komutan bu açıklamaya karşı hiçbir şey yapamaz ve o güzel marş halkın gönlünde ve dilinde günümüze kadar gelir.

Yaşlılık yıllarında da marş bestelemeyi sürdürdü. Bestelediği marşları Fatih’teki İtfaiye Bandosu’na götürürdü. Orada gördüğü saygı ve ilgi çok hoşuna gider, bestelerini bandonun çaldığını izlemekten büyük keyif alırdı. Hiçbir eserinden telif ücreti kazanmamıştı, zaten beklememişti de. Müziğini başkalarıyla paylaşmak, onu mutlu etmeye yeterdi.

Ölene kadar hiç kimseye yük olmadı. Eşi öldükten sonra da tek gözlü bir evde yalnız yaşadı. Zaman zaman çocuklarını ziyarete gider, bir iki gece kalır, sonra tekrar evine dönerdi. Ender de olsa , grip olduğunda bile , uzun bir çubuğun ucuna bağladığı pamukla sırtına kendi kendine tentürdiyot sürer, halinden hiç şikayet etmezdi.

Öldüğü gün, ortanca oğlu Kemal’in evinde misafirdi. Gece yattı ve sabah uyanmadı. Sessizce, kimseye sıkıntı vermeden , 98 yaşındayken çekip gitti bu dünyadan. Geriye sadece besteleri kaldı.

Standard
life

Body Parts as Units of Measurement in Turkish Language

In Turkish slang, it is very common to use body parts as units of measurement.

Some of them are accurate and make sense.

  • Finger: Indicates smallness in physical size; used typically to indicate that children deserve compassion because they are powerless. “You can’t do that to a child as small as a finger” means that the child is small in size & age; and should be treated gently.
  • Palm: Indicates smallness for intangible things. “Palmful happiness” means that someone experienced a small happiness, but is satisfied with it.
  • Eye: Indicates smallness for residences. “An apartment with one eye” means that the apartment has a single small room.

However; some of them don’t make sense at all. For instance; head is used for largeness, while butt is used for smallness.

  • Head: Indicates largeness for objects supposedly small in diameter. “An apple like my head” means that the apple is unnaturally large.
  • Butt: Indicates smallness for spaces; such as residences and chairs. “A room like a butt” means that the room is tiny.

Another example is; arm is used for largeness, while leg is used for smallness.

  • Arm: Indicates largeness for objects supposedly small in length. “A poo like my arm” means that the poo is unnaturally long – and possibly thick too.
  • Leg: Indicates smallness in physical length; used typically to overlook children. “You are a child as small as a leg” means that the child is supposed to know his/her place because he/she is still young.

The most difficult term to understand may be “penis”, though. There are different synonyms for penis; some of which indicate smallness while others indicate largeness.

  • Fuck: Indicates smallness in general. “The fuck sized town has four theaters” means that the town is very small, but has too many theaters despite.
  • Dick: Indicates largeness in general. “The exam was as difficult as a dick” means that the exam questions were very difficult.

Talking about genitalia; female organs are used as well.

  • Midwife: Typically used to describe distance. “He resides at the vagina of his midwife” means that the person in question lives in a very remote place.
  • Infidel: Typically used to describe heat. “The weather is like an infidels vagina” means that it is a very hot day.

Consult your Turkish instructor for more details.

Standard
life, music

Asım Can Gündüz anılarım

Bu yazıda, 1998-2000 aralığında birlikte çaldığım Asım Can Gündüz ile ilgili bazı anılarımı paylaşmak istiyorum. İleride arşiv / araştırma / belgesel tarzı çalışmalar yapacak kişilere faydası olmasını umarım.

Tanışmamız

O zamanlar üniversite öğrencisiydim, BlueSaint grubuyla birlikte Taksim Sıra Selviler’de “Blues Bar” adlı mekanda çalıyorduk (artık kapandı). Roxy’e yakın konumda olan bu mekan, o yılların hatırı sayılır gruplarından İstanblues ve Soul Stuff gibi isimleri de ağırlıyordu.

Salı akşamı başladığımız bu mekanda, cuma + cumartesi grubu olarak yerimizi almıştık. Bizim için olağan denebilecek bir akşamda, kapıdan Asım Abi girdi ve en arkaya oturup bizi dinlemeye başladı. Performansımız tamamlandığında, bizimle tanışıp tebrik etti.

Sonradan; Asım Abi’nin buraya ortak olup, Barbecue Blues Cafe diye bir mekana çevirmeyi planladığını öğrendik.

Sosis

Asım Abi bazı programlara bizimle birlikte katılıp çalmaya başlamıştı. Günler birbirini kovaladı, ve yeni adıyla Barbecue Blues Cafe’nin açılışına sıra geldi.

Mekanı; sosis, patates ve bira satan Amerikan tarzı bir yere çeviren Asım Abi, açılışa basın ve sanat çevresinden epey insan çağırmıştı. Programı BlueSaint olarak biz başlattık, ve 2-3 parça sonra gitarıyla Asım Abi de bize katıldı. Ancak, bizim bile bilmediğimiz bir sürprizle…

Asım Abi, sahneye elinde devasa bir sosisi sallaya sallaya gelmişti.

Bu sosisle ilgili, kolaylıkla tahmin edebileceğiniz doğrultuda bir takım espriler yaparak herkesi gülmekten kırıp geçirdi. Akabinde, hayatımda ilk kez gördüğüm bir şeye şahit oldum: Sosisle tellere vura vura gitar çalmaya başladı.

Mustang Sally’i çalmaya başladığını anlayıp biz de kendisine katıldık. Bir yandan söylüyor, bir yandan sosisle gitar çalıyor, bir yandan da arada sosisi ısırıp yiyordu. Parçanın finalinde, sosisten kalan son parçayı havaya atıp, ağzıyla kapıp, son vuruşu yaparak şarkıyı bitirdi.

Şaşkınlık, kahkaha ve alkış birbirine karışmıştı. Asım Abi, mekanı sosis satılan bir yere çevirdiğini şüphe bırakmayacak ve unutulmayacak şekilde herkese anlatmış oldu.

Fıkra Gecesi

Asım Abi, Barbecue Blues Cafe’de salı akşamlarını canlı müzik yerine “Müstechen Fıkra Gecesi” ilan etmişti. Mekana gelenlerden, isteyen istediği zaman mikrofona gelip fıkra anlatabiliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam; fazla kahkaha ve alkış toplayan kişilere de bir şeyler ısmarlıyordu.

Asım Abi’nin anlattığı öyle bir fıkra vardı ki, hala hatırladıkça gülerim. Zira müzisyenliğinin yanı sıra çok iyi bir Showman olan Asım Abi, fıkrayı anlatırken bir yandan canlandırıyordu.

Sütlaç

Çok matrak ve komik biri olan Asım Abi, programlardan sonra genelde bizimle çorbacıya gelirdi. Biz henüz çorbamızı yarılamadan, bütün bir tavuğu bitirip bir tane daha sipariş ettiğini hatırlıyorum. Üzerine aynı anda iki sütlaç sipariş etmiş, ve masayı sallayıp “Bakın aynen kadın göğsü gibi sallanıyor!” diye bizi güldürmüştü.

Rüya Takımı

Asım Abi; BlueSaint ile sahne almanın yanı sıra, benim için “rüya takımı” denebilecek ayrı bir orkestraya da beni dahil etti.

Gitar & vokalde Asım Abi, davulda Kerim Çaplı, harmonikada (John Lee Hooker ekibinden) Robin Harp, klavyede ben, ritm gitarda (BlueSaint’ten) Güray Oskay, bas gitarda da (İstanblues’dan) Gökhan vardı.

Beni başta ürküten bu kadro ile yaptığımız performanslar, benim için bir okul gibiydi. Burada gördüğüm ve öğrendiklerimle; müzikal yolculuğumda kendi çapımda bir üst basamağa çıktığımı söyleyebilirim.

Terzi

(BlueSaint’ten) Mehmet Ozman ile, Asım Abi’ye güzel bir Web sitesi yapmak için kolları sıvamıştık. Mehmet grafik tarafını, ben ise kodlamayı yapıyordum. Bu çalışmalardan birinde, yakındaki bir büfeye bir şeyler atıştırmaya gittik.

Asım Abi’nin yanında, adını hatırlamadığım kadın bir arkadaşı vardı. Şifayı kapmış gözüküyordu, burnu akıyor, hapşırıyordu. Asım Abi, samimi olduğu büfeciye “yok yok” denecek bir karışım yaptırdı.

Kadın, “İştahsızım, içemem” deyince de; hala unutamadığım ve hepimizi kırıp geçiren şu cevabı vermişti: “Bak canım bunu terzi gibi içeceksin: Dike dike”.

Gitar

Asım Abi’nin; meşhur pembe Fender’inden önce yabancı bir ustaya özel yaptırdığı birkaç gitarı vardı. Samimiyetimiz ilerledikten sonra; bir gün beni davet etti ve bu özel yapım gitarlarını gösterdi. “Bunlardan hangisini istersen alabilirsin, sana çok uygun bir fiyattan yarı hediye niyetine vereceğim” dedi.

Açıkçası gitarların her biri, benim o yaşta ve bütçede rüyamda bile göremeyeceğim kalite ve seviyedeydi. Ancak, gönül eşit sevmiyor; denediğim gitarlardan bir tanesini diğerlerinden daha fazla sevdim.

Bu gitar; diğer pek çok gitarı gibi, ışıklı, 24 perdeye sahip ve arkasında Besmele yazan bir enstrümandı. HSH dizilimine sahipti. Gitarın arkasında aynı zamanda “Mr. Dream Remington” yazıyordu. Bunun, kendisinin Amerika’da iken kullandığı bir lakap olduğunu daha sonra öğrendim.

Bu gitarla ilk kez sahne aldığımda, Asım Abi gülmüş ve “Ferrari koltuğuna ilk kez oturmuş sürücü gibisin” demişti. Zamanla gitarın tonlarını ve kontrol etmeyi öğrendim ve bu gitar çok uzun yıllar bende kaldı.

Gitarı bir ara (Mavi Sakal’dan) Tanju Eren de ödünç aldı. Gitar bana geri geldikten sonra, Burçin Ankara ile birlikte modifiye ettik. Zebra manyetikler koyduk, Humbucker/Single Split ve Phantom Coil ekledik.

Artık bas gitara iyice dönüş yaptığım için, bu modifikasyondan sonra gitarı pek fazla çalmadım. Akışa ve dönüşüme inandığımdan, gitarın atıl durmak yerine yolculuğuna devam etmesi gerektiğine kanaat getirdim.

Ancak; Asım Abi’ye bu gitarı gelişigüzel satmayacağıma dair hayatta iken verdiğim bir söz vardı. O yüzden, öncelikle oğlu Evrencan Gündüz ile ve menajeri ile ayrı ayrı temasa geçtim, ancak bir ses çıkmadı.

Sonrasında; Asım Abi’nin, vefatından 2 ay önce kızının adını koyacak kadar samimi olduğu bir arkadaşı ile yollarımız kesişti; ismi bende saklı. Bu gitarı bu kişiye ve sonrasında kızına aktarmanın, Asım Abi’nin de onaylayacağı bir karar olduğuna vicdanen kanaat getirdim. Gitar, artık yeni sahibinde.

Sonuç

Asım Abi ile tanışıp çaldığımız mekan, kendisi elini çektikten sonra sonra Roma Bar diye pop çalan bir yere dönmüştü. Gördüğüm kadarıyla şu anda çiçekçi olmuş.

Asım Abi’den, hem müzisyen hem de abi olarak çok şey öğrendim. Aramız her zaman iyiydi; ve o zamanlar çok genç olmamıza rağmen bize her zaman nazik, anlayışlı ve destekleyici bir şekilde yaklaştı. Bunun yanı sıra, tanıdığım en komik ve matrak insanlardan biriydi – yanında gülmeden birkaç dakika bile geçiremiyorduk.

Bir insanı gülümseyerek hatırlayabilmek, o insandan geriye kalabilecek en güzel şeylerden biri olsa gerek.

Son olarak; aşağıdaki fotoğrafı arşivlerden bulup benimle paylaşan Güray Oskay‘a teşekkürler!

performance Blues Bar (Awesome) 4

Standard
life

Muhafazakar Ailenin Modern Oğlu

Sosyal çevremde birkaç kişide gözlemlediğim için kaleme almak istediğim bir durum var. Özellikle “modern” Türk toplumundaki ilişkilerde karşılaşılabilen bu durum hakkındaki subjektif fikirlerimi paylaşmak istiyorum.

Aile Kültürü

Her birey, belli bir aile kültürü alarak büyümüştür. Psikoloji bilimine bakacak olursak; kişinin değer yargıları, doğru-yanlış kalıplarının duygusal kökleri, bağlanma biçimi, dünyaya baktığı pencere gibi pek çok şey, çok küçük yaşlarda belirlenir.

Kişi; hiç farkında olmasa da, varsayımlarının ve beklentilerinin çoğunu bu aile kültüründe almış olur. Zihinsel olarak kendini geliştirse ve değiştirse bile, “sürüngen beyin” denen kısımda yer alan duygusal mekanizma (yani kişinin özü) aile kültürünün verdiklerini hep taşıyacaktır.

Başka bir deyişle; farkında bile olmadığı “doğruları”, ailesi tarafından çoktan aşılanmıştır.

İlişki Durumu

Türkiye’deki kültürel yelpaze epey geniştir. Pek çok çocuk; muhafazakar bir ailede büyümesine karşın, bilhassa üniversite ve iş hayatıyla birlikte farklı kültürel ortamlara girer. Zihinsel bilgileri ve bakış açısı genişler.

Yüzeysel (zihinsel) seviyede bakış açısı genişleyen bir erkek, bu yeni açısına dahil bir kadınla ilişki yaşamaya başlar. Biraz da zıtların birbirini çekmesiyle başlayan ilişki, belli bir süre güzel de devam edebilir. Taraflar birbirini çok sevebilir ve duygusal olarak bağlanabilir.

Ancak; ilişki biraz kanıksandığında ve sıra “ciddi düşünmeye” geldiğinde, işler değişmeye başlar. Çünkü; erkeğin yüzeysel bakış açısı genişlemiş de olsa, özünde hala ailesinden aldığı kültürü ve onun beklentilerini taşımaktadır.

Genişleyen bakış açısıyla bulabildiği sevgilisiyle güzel vakit geçirmesine rağmen; “eşim” diyeceği kişide geleneksel ailesinin verdiği kültüre uygun özellikler arayacaktır.

Taraflar durumun farkına varıp kafasını kumdan çıkardığında, geriye iki seçenek kalır.

Seçenekler

Taraflar, “İyi anlaşsak da bir geleceğimiz yok” diye kanaat getirirse, severek ayrılmak denen zor durum ile karşı karşıya kalacaklardır. Çevremde örneklerini gördüm.

“Her şeye rağmen devam” diye kanaat getirirlerse, yönetmeleri gereken bazı zorluklar olacaktır. Kız modern bir aileden geliyorsa, aileler bir araya geldiğinde anlaşamayabilir. Muhafazakar bir hayat yaşamayan kız, erkeğin ailesi tarafından eleştirilebilir ve baskı görebilir. Erkek; her ne kadar bastırıp yönetmeye çalışsa da, ailesinden miras aldığı beklentiler karşılanmadığı için bir süre sonra patlak verebilir.

Çözüm

Peki, ülkemizdeki kültürel çeşitlilik sebebiyle ortaya çıkabilen bu durumun hiç mi çözümü yok?

Bu durumu hiç oluşmadan engellemek, çözümlerden bir tanesi. İki insanın aynı evde yaşayıp yaşayamacağını değerlendirirken; “Onun ailesi ile benim ailem aynı evde çatışma olmadan yaşayabilir miydi?” diye sormak iyi bir fikir olabilir. “Evet” demeye engel olan noktalar, tarafların da ilişkisinde sorun yaşayabileceği noktalardır.

Çift devam etme kararı alırsa, ailelerle sürekli iç içe olmayacağı bir başka şehirde veya ülkede yaşaması, potansiyel problemleri azaltabilir.

Aynı şehirde yaşanacaksa; çiftin birbirine koşulsuz destek, öncelik ve güven vererek, ailelerden gelebilecek beklenti ve baskılara karşı birlik olmaları işleri biraz daha kolaylaştırabilir. Tabii tarafların çok yüksek dirayete sahip olması, ve erkeğin değiştiremeyeceği (miras aldığı) beklentilerinin çatışmaya dönüşmemesi şartıyla.

Sonuç

Terapist olan ablam, bana “İnsanların bugün kim olduğu kadar, yarın kim olmayı hedeflediği de sürdürülebilir ilişki anlamında çok önemlidir” demişti. Uzun vadeli bir partnere dönüşebilecek kişileri değerlendirirken, bunu da göz önünde bulundurmak iyi bir fikir olacaktır.

Standard
life, yoga

Siddashram

Bu sene, Özge ile birlikte bir haftamızı ayırdık ve sevgili Adnan & Lourdes Çabuk hocaların Alanya Siddashram‘da yürüttüğü yoga & arınma kampına gittik. Her açıdan, hayatımızdaki en faydalı haftalardan biriydi diyebilirim. Bu yazıda, kamp ile ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Hemen belirtelim; kampa gitmek isterseniz, Adnan Çabuk Hoca ile doğrudan temasa geçebilirsiniz. Numarası: ‭+90 (533) 777 86 40.

Nasıl Gittik?

Bu sene, aynı zamanda “Acemi Yoginin El Kitabı“nın yazarı olan değerli dostumuz Esra Karaosmanoğlu ile Hindistan’a gitmeyi düşünüyorduk. Ancak, elde olmayan sebeplerden ötürü bu tura katılamadık. Bunun üzerine Esra, bize kendi hocası olan Adnan Çabuk’tan bahsetti ve onun kampını önerdi. Burada, gerçek bir Ashram ortamını deneyimleyebileceğimizi söyledi.

Kısa bir görüşme ve organizasyon sürecinin sonunda, Alanya Toroslar’da bulunan kampta iki kişilik yerimiz hazırdı. Günü geldiğinde, uçakla Alanya’ya gittik ve otogarda buluşarak Siddashram’a vardık.

Ashram Ortamı

“Bir Ashram nasıl olur?” sorusunu hakkında, Hindistan’da uzun süre geçiren ve ilk meditasyon hocam olan Nilgün Barkın sayesinde biraz fikrim vardı. Siddashram’daki ortam, gerçekten de duyduklarımla örtüştü. Bu açıdan Adnan Çabuk’a şükranlarımızı sunalım; uzun yıllarını geçirdiği ve gözlemlediği Hindistan’daki Ashram ortamını tabir-i caizse ayağımıza kadar getirmiş.

Siddashram, doğanın ve yeşilliklerin tam ortasında yer alıyor. Sevgiyle ve yoğun emekle kurulmuş olan Ashram’ın inşası sırasında dahi hiçbir hayvana zarar vermemek için azami dikkat gösterilmiş.

Ashram’ın her yerinde üzüm salkımları ve meyve ağaçları var, elinizi attığınız anda taze meyveler hazır. Bunun dışında; odalar ve çardaklar var. Hangisinde kiminle kalacağınızı hocalar belirliyor. Çift olarak gidenlerin ayrı odalarda kaldığını da belirtelim.

Yoga, yürüyüş, vb bir amaçla toplanmak gerektiğinde, hocalar bunu haber veriyor ve birkaç dakika içinde avluya gelmemiz bekleniyor. Zamanı düşünmeden yaşayabilmek anlamında büyük bir lüks.

Ashram’ın genel düzeni ve temizliğinden tüm katılımcılar sorumlu. Herkes kendi bulaşığını yıkıyor, yastıkları düzgün bırakıyoruz, (varsa) gördüğümüz atığı kaldırıyoruz; vb.

Ashram’da az ve gerektiğinde konuşmak makbul sayılıyor.

Ashram’da Bir Gün

Ashram’daki ortam ve alışkanlıklar, günlük hayattan biraz farklı.

Hayat, sabah erken uyanarak başlıyor ve ormanda yürüyüş yapıyoruz. Akabinde Ashram’a dönerek hocalarımızın hazırladığı taze içeceği içiyor ve sabah yogamızı yapıyoruz. Yogadan sonra, bir başka içecek bizi bekliyor ve sonrasında kahvaltımızı tamamlıyoruz. Kahvaltı sonrasında serbest zaman var.

Öğle yemeğinde, Lourdes Hoca’nın taze sebze ve bakliyat ile hazırladığı nefis bir menü bizi bekliyor. Öğle yemeğinden sonra yine serbest zaman var.

Serbest zamandan sonra, çay ve sohbet ile grup bir arada oluyor. Akşama doğru yoga çalışması veya benzeri bir aktiviteden sonra hafif & besleyici akşam yemeği geliyor.

Ashram’daki Özel Günler

Ashram’daki ilk günlerde biraz baş ağrısı olabiliyor. Lourdes Hoca; güneşin toksinlerin atılmasında yardımcı olduğunu ve vücut toksin yakıp fazlalıklardan arındığı için ilk günlerde baş ağrısı olabileceğini söylemişti. Ek olarak; yüksek miktarda temiz hava, hava değişimi, sıcak gibi sebepleri olabilir.

Bir gün, inziva günü ilan ediliyor. O gün arkadaşlarımızla konuşmak, iletişim kurmak yok. Ancak önemli durumlarda hocalarla konuşulabiliyor. Benim en dingin günüm oldu diyebilirim.

Bu günün başarılı olduğu durumda, mükafat olarak ertesi gün mayolarımızı alıp çaya iniyoruz. Aynı zamanda içilebilen buz gibi çay suyu, herkes için serinletici ve ferahlatıcı oluyor. Çay kenarında gördüğümüz yengeç, bize suyun temizliği konusunda güvence vermiş oldu.

Bizim Ashram ziyaretimizde, milli takım spor doktorlarından Mustafa Bey ile bir araya gelecek kadar şanslıydık. Pek çok katılımcının bel, bilek, boyun, vb problemlerini tespit edip, doğru müdahale ile yardımcı oldu.

Bilgi Zenginliği

Adnan Çabuk Hoca, çok uzun yıllarını yoga ve sağlıklı yaşama adamış. Hindistan’daki mağaralardan tutun, büyük guruların yanına kadar pek çok yerde bulunmuşlar ve konularını bilimsel araştırmalarla da desteklemişler. Kamp boyunca cevapsız kalan hiçbir soru olmadı.

Hocalara gün boyu erişebiliyorsunuz. Yemekler sırasında herkesin ilgileneceği bilgiler aktarıyorlar, ancak özel sorularınızı da ne zaman isterseniz sorabiliyorsunuz. Kundalini, çakra sistemi, göz sağlığı, migren gibi pek çok sorumuza isabetli ve net cevaplar aldık.

Yoga, 8 bileşenden oluşan bir sistemdir. Türkiye’de gittiğim merkezlerde, genelde sadece duruşlar ve nefes üzerine odaklanıldığını gördüm. Adnan Çabuk, bu 8 basamağın tamamından bahsetti ve bunları Ashram’da belli bir ölçüde deneyimlememizi sağladı. Bunun yanı sıra; sufizm gibi başka yaklaşımlardan da bahsederek, sentez yapabilmemiz için gereken farklı bakış açılarını sundu. Kanaatimce; burada atılan tohumu sulayan biri, yoga yolunda sağlıklı ilerleyebilir.

Hangi duruş sağlıklı, hangisi riskli, hangi amaçla hangi nefes tekniğini kullanabiliriz, nefes alıp verirken hangi oranda al-tut-ver yapmalıyız gibi bilgileri çok net ve doğrudan alma şansımız oldu.

Lourdes Hoca ise bilhassa doğru ve sağlıklı beslenme konusunda çok kıymetli bilgiler paylaştı. Kahvaltıda ne yenir, meyve ne zaman tüketilmelidir, hangi yağlar tüketilebilir, kan grubuna göre beslenme modeli, hangi gıdalar karıştırılmaz, süt / süt ürünlerinin durumu gibi sayısız konuda çok faydalı bilgiler aldık. Lourdes Hoca’nın yaşını söylemeyeyim; ancak yaşının sadece yarısını gösterdiğini söyleyebilirim – bu açıdan, verdiği bilgilerin doğruluğunu bizzat kendisinde görebiliyorsunuz.

Hocalar, başka bilgi kaynaklarına da açık. Kamp sırasında; benim naçizane Kuran araştırmalarımdan bahsettiğim bir bölüm yapıldı. Bunun haricinde, diğer katılımcıların psikoloji, sosyoloji, homeopati gibi konulardaki birikimlerini paylaşması için de fırsatlar verildi. Tüm bilgi kaynaklarına açık bir paylaşım ortamı oluşması, sinerji ve çeşitlilik açısından çok hoştu.

Sonuç

Sonuç olarak; kamptaki bir hafta hem uzundu, hem de su gibi akıp gitti. Evimize daha bilgili, biliçli, sağlıklı, arınmış ve yeni hayat alışkanlıkları kazanmış olarak döndük.

Vakti olan herkese, kendine bir iyilik yapıp bu kampa katılmasını tavsiye ediyorum. Katılıcılarımız arasında yoga hocalarından ilk kez yoga yapanlara kadar her tür insan vardı ve hiç kimse geride kalmadı; tecrübeniz azsa endişe etmeyin.

Tekrar belirtelim; kampa katılım için Adnan Çabuk Hoca ile doğrudan temasa geçebilirsiniz. Numarası: ‭+90 (533) 777 86 40.

Bu yazıyı sizlerle paylaşmam konusunda onay & izin veren değerli hocalarıma, tüm katkıları için tekrar teşekkür ederim.

Standard
life, philosophy

They Make You Feel Inferior

Many organizations do it.

They make you feel inferior about intangible factors by showing you supposedly superior benchmarks. They follow with an insidious suggestion that you can somewhat close the gap if you purchase their commodities.

Lies

Some fashion companies show you desirable models; and plant the idea that desirable people use their products. Your subliminal function starts to believe that you will be desirable if you purchase some of their commodities.

Some entertainment companies show you elegant characters in their movies; and while selling you tickets already, they plant the idea for your next purchase that you can be elegant if you purchase the commodities you see in the movie.

Some instrument companies show you virtuoso players; and plant the idea that you can improve your music if you purchase the gear they use.

Some food companies couple healthy people with their products via ads & articles; and plant the idea that you will be unhealthy if you don’t consume their products.

Even drug lords do it. They impose the false belief that using drugs will make you cool by furtively annunciating that your favorite artists use drugs. Thug life video series is also part of the plan – they plant the false belief that winners have hats, sunglasses and smoke pot.

The Truth

The truth is; hygiene factors (commodities) can’t make up for lack of motivators (character).

If you are desirable, any garment will look good on you. Garments won’t make you desirable.

If you are elegant, it doesn’t really matter which commodity you use. Commodities won’t make you elegant.

If you know music, you can make good music with any instrument. You don’t need an expensive guitar; it won’t improve your music dramatically.

You can’t make it rain by opening your umbrella.

Misdirection

Self improvement is a natural orientation, and there is nothing wrong with it. You can choose a journey towards a higher version of yourself.

But that is an internal journey.

The organizations in question are repulsively using your natural aspiration for growth against you. They maliciously manipulate your psychological mechanism to create a misdirection.

You are deceived with an illusion that you will satisfy your spiritual demands if you simply give them money in exchange for their trifling products.

The truth is; purchasing things doesn’t help. It even handicaps you from climbing the stairs towards your higher self.

Direction

We are all different mixtures, and each of us walk a different path. What you need to focus is the higher version of your original self.

You can safely ignore dishonestly idealized models, which only suggest that you are inferior and must buy their products if you want to catch up.

What you see and like in those models is merely the higher version of you. Not the commodities in their surroundings.

There is nothing to catch up. You are unique already, you are who and what you need to be. Instead of investing money on commodities crippling your growth, invest time on growing your original self.

That’s what you are really longing for. Not some object.

See your higher self, make a plan towards it, and walk the path.

That’s where you really want to be. Not some surrounding.

Standard