life, music

Ahmet Cemalettin Çinkılıç

Büyük dedem olan ve Sakarya Marşı gibi bilinen pek çok marşın bestecisi olan Ahmet Cemalettin Çinkılıç’ın hayat hikayesi, annem tarafından kaleme alındı. Ufak tefek değişikliklerle paylaşıyorum.

accAhmet Cemalettin Çinkılıç, tahminen 1889 doğumludur. Girit’in Hanya bölgesinden, Hacı Spata (Kılıç) ile Zeynep Hanım’ın oğludur. Başka kardeşi olup olmadığı bilinmiyor.

Çocukluğuna ait hatırladığı en net tablo; yemyeşil, geniş zeytinlikleri ve babasının kocaman değirmen taşlarıyla ezdiği zeytinlerden akan taze zeytinyağını bir kepçeye doldurarak ona içirdiği idi.

1896 yılından itibaren Rumlar’ın Giritli Müslümanlar’a karşı giriştikleri katliamlar, mal ve mülklerine karşı yapılan yağma ve tecavüzler, tüm komşuları gibi, A.Cemalettin ve ailesini de köylerini ve mallarını terk ederek kıyılardaki büyük şehirlere sığınmaya mecbur eder. Şehirlere sığınanlar geride tüm mal varlıklarıyla birlikte hayvanlarını ve zeytinyağı gibi çok değerli ürünlerini de bırakırlar. Bu arada, Hacı Spata’nın da Yunanlılar’a karşı direniş sırasında öldüğü anlaşılıyor.

Osmanlı Hükümeti, çaresiz ve sefalet içerisinde kalan Giritli Türkler’e yardım için, okul çağındaki çocukları parasız yatılı okullara gönderme kararı alır. Babasız kalan A.Cemalettin’i yokluk ve Yunanlıların zulmünden kurtarmak isteyen annesi, o zamanlar “Hidiv Valiliği” adı ile tanınan Mısır’a giden çocuklarla birlikte oğlunu da gönderir. O sıralar A.Cemalettin 7 yaşlarındadır. Ama küçücük yüreğinde, babasını öldüren, onun ailesinden, yurdundan ayrılmasına neden olan Yunanlılar’a karşı büyük bir kin beslemektedir. O kin, ölene kadar içinden çıkmamıştır.

Mısır’daki eğitimi sırasında müziğe karşı olan büyük yeteneği açığa çıkan A.Cemalettin, Hidiv’in bando okulunda eğitim görür ve mezun olduğunda Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın saray bandosuna maaşlı olarak katılır. Tüm enstrümanları gayet iyi çalsa da; üflemeli sazlar, özellikle de trompet / kornet çalmakta ustadır.

Hidiv’in sarayında, hiçbir masraf yapmadan, konforlu bir hayat sürer ve aldığı maaş, olduğu gibi cebinde kalır. Bando mensupları olarak tüm işleri, her gün belli bir süre prova yapmak ve önemli günlerde konser vermektir. Yani ekmek elden, su gölden bir hayat sürer.

Saraydaki yaşamıyla ilgili olarak anlattığı küçük bir anekdot şöyleydi: Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın çok sevdiği bir papağanı vardır. Bando elemanları prova yaparken, papağan da sürekli bir köşede onları dinler. Hatta bir süre sonra da “Hidiv Marşı”nı ıslıkla çalmayı öğrenir. Ne zaman Hidiv Abbas Hilmi Paşa salona girse, papağan ıslıkla hidiv marşını çalmaya başlar. Hidiv de bundan çok mutlu olur. Fakat papağan bu! Bando elemanları da 20-22 yaşında delikanlılar. Prova aralarında başlarlar papağana küfür öğretmeye. Hayvanın yanında sürekli “El ana buki” (Ananın…) diye tekrar ederler. Ve bir gün , Hidiv salona girdiğinde, papağan ıslıkla Hidiv marşı çalmak yerine “El Ana buki” diye bağırır! Hidiv olduğu yerde donar ve yaverine “Götürün bu pis hayvanı, bir daha gözüm görmesin!” der. O günden sonra, papağan sadece prova salonunda kalır.

A.Cemalettin, Hidiv’in sarayında Arapça’nın 7 lehçesini, ayrıca İngilizce, Almanca ve İtalyanca öğrenir. Vatanında öğrendiği Rumca ve ana dili Türkçe ile birlikte, 6 dil konuşur. Daha sonra İstanbul’da evlendiği, Yahudi kökenli Öjeni hanım (evlenmeden önce Müslüman olmuş ve Nimet adını almıştır) ailesiyle Yahudice konuştuğu için, kendinden gizli şeyler konuşamasın diye o dili de öğrenmiş ve bildiği diller 7’ye çıkmıştır. Yani müzik yeteneğinin yanı sıra müthiş bir dil yeteneğine de sahipti.

1911 yılı geldiğinde A.Cemalettin 22 yaşındadır. Bu arada İtalyanlar Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder ve Trablusgarp savaşı başlar. Osmanlı Yönetimi, Trablusgarp’a kuvvet ve cephane gönderecek durumda değildir. Enver Paşa liderliğinde bir gerilla harekatı başlatılacağını duyan A.Cemalettin, o güne kadar biriktirdiği bir büyük çanta dolusu (ebe çantası gibi diye tarif ederdi) Mısır lirasını alarak saray bandosundan istifa eder ve o parayla kendi komutasında , Bedeviler’den bir gönüllü birliği toplar (daha sonra anılarını anlatırken “O parayla o yıllarda İstanbul İstiklal Caddesi üzerinde Galatasaray’dan Taksim’e kadar yer alan binaların tamamını satın alabilirdim” derdi). Topladığı gönüllülerle birlikte Enver Paşa’ya gider ve “Paşam, askerlerimle birlikte emrinizdeyim”der. Vatanseverliği, düşmana duyduğu kin, çetecilik ve savaşçılık ruhunu ateşlemiştir.

Enver Paşa ile birlikte; Tobruk, Derne, Bingazi çöllerinde savaşır. Askerler aç ve susuzdur. Su bulamadıkları zaman, deve kesip, devenin hörgücündeki suyu içtikleri çok olmuştur. İtalyanların erzak depolarını basıp, asker için erzak çalarlar. Gece karanlığında görünmemek için çırılçıplak soyunup, baskınlarını öyle yaparlar. O baskınlar sırasında kaç İtalyan öldürdüğünü kendisi de bilmezdi. Yakaladıkları İtalyan’ları ensesinden kesip, sonra da yaktıklarını anlatırdı. “İnsan öldürmenin en kolay yolu, ensesinden kesmektir” derdi. İtalyanlar kendisini gıyabında 7 kez idama mahkum eder, ama onu yakalayamazlar.

Hidiv sarayının bando sanatçısı, ince ruhlu müzik adamı, amansız bir çete reisi olup çıkmıştır.

Bu arada Enver Paşa’yı çok severdi. Hatta bir gün çadırda sohbet ederlerken, Paşa “Beni gerçekten sever misin Giritli?” diye sorar. O da “çok severim Paşam” der. Paşa “Nereden anlayacağım sevdiğini” diye sorunca “A.Cemalettin : “Bir oğlum olursa, adını Enver koyacağım” diye cevap verir. Bu söz üzerine Enver Paşa, “Ohooo, sen bu deli kafayla, bu savaştan sağ çıkacaksın, evleneceksin, oğlun olacak ve adını Enver koyacaksın, öyle mi? Hadi canım sen de” diye güler. Ama aradan yıllar geçer, A.Cemalettin İstanbul’da evlenir , bir oğlu olur ve adını Enver koyar. O sıralar Enver Paşa , Harbiye Nazırı (Genel Kurmay Başkanı) dır. Enver’i alıp, paşa’nın makamına gider. “İşte Paşam” der. “Oğlum Enver!” Paşa çok duygulanır ve bebeğe bir beşi bir yerde takar. Ama A.Cemalettin bir daha Paşa’ya görünmez. O siyaset için değil, vatanı için savaşmıştır. Savaş bittikten sonra da hiçbir makam, maaş veya madalya istememiştir. Ölene kadar sürdüğü mütevazı yaşamını sadece müzik ile kazanır. Savaşçı ruhunu ise 75 yaşına kadar sürdürdüğü av tutkusu ile tatmin eder.

Ahmet Cemalettin İstanbul’a döndükten sonra , o zamanın eğlence merkezi olan Direklerarası’nda müzisyen olarak çalışmaya başlar. Zayıf, uzun boylu, derin bakışlı masmavi gözleri olan yakışıklı bir delikanlıdır. Zamanın ünlü kantocularının çoğu kendisine aşıktır. Hatta bir tanesi birlikte yaşamayı teklif eder, ama o sarayda geçen yıllarında lükse doymuştur ve kabul etmez. Bir gece, tiyatro seyircileri arasında gördüğü bir kıza tutulur. Kız, orkestra arkadaşı Nazmi Bey’in mahallesinden Öjeni isimli bir Yahudi kızıdır. Nazmi ile kıza haber yollar ve Müslüman olursa, kendisiyle evlenmek istediğini söyler. Öjeni kabul eder. Birlikte Şeyhülislam’a giderler, Öjeni Müslüman olur ve Nimet adını alır.

Nimet Hanım’la evliliğinden dokuz çocuğu olur. Bunlardan sadece dört oğlan ve bir kız yaşar.

A.Cemalettin Bey evlendikten sonra, Direklerarası’ndan ayrılır ve halk evlerinde müzik öğretmenliğine başlar. Bu arada, devletin mübadele göçmenlerine tahsis ettiği evlerden biri de Mersin’de kendisine verilir. Bu geniş bahçeli, üç katlı kocaman bir evdir. Mersin’deki hayatları çok rahattır. Ancak Nimet Hanım sürekli İstanbul’daki ailesi özler. Bir süre sonra, Mersin’deki evi olduğu gibi kapatarak İstanbul’a dönerler (devlet bu evleri şahsen kullanma ve satmama koşuluyla verdiği için, bu haktan vazgeçmiş olurlar).

A.Cemalettin Bey, bundan sonraki hayatını çoğunlukla ailesinden ayrı geçirir. Nimet Hanım çocuklarıyla İstanbul’da kalır, A. Cemalettin ise tayin olduğu Eskişehir, İzmir, Ayvalık gibi şehirlerdeki halk evlerinde çalışır, yörenin zengin ailelerinin çocuklarına özel müzik dersleri vererek hem kendisinin, hem de ailesinin geçimini sağlar.

Soyadı kanunu çıktığı zaman, Çinkılıç soyadını alır. Yalın kılıç anlamına gelen bu soyadı, hem kendisinin savaşçı ruhunu temsil etmekte, hem de babası Hacı Spata’dan (kılıç) tan bir iz taşımaktadır. Daha sonra mübadele ile Türkiye’ye gelen , bir kısmı İzmir’e bir kısmı Tarsus’a yerleşen akrabaları da, yine Hacı Spata’dan esinlenerek, Atakılıç soyadını almıştır.

A.Cemalettin, annesini yıllar sonra İzmir’de bulur. Girit’ten gelen muhacirlerin izlerini sürdüğünde, araştırmaları onu İzmir’e götürür. Amcasının kızı ve oğulları İzmir’dedir ve annesi de onların yanındadır. Zeynep Hanım çok yaşlanmıştır ve gözleri de iyi görmemektedir.

İlk karşılaştıklarında, A.Cemalettin ona kim olduğunu söylemez. Sadece Rumca sohbet ederler. “Çocukların var mı ana?” diye sorduğunda Zeynep Hanım, “bir Ahmet’im vardı, ama onu Mısır’a gönderdikten sonra izini kaybettim” der. A.Cemalettin “Peki şimdi görsen tanır mısın?” der. Gözleri ıslanan kadın “Tanırım, şakağında kocaman bir beni vardı” diye cevap verir. Gerçekten de A.Cemalettin’in sağ şakağında kahve çekirdeği büyüklüğünde bir beni vardır. A.Cemalettin “Bak bakalım ana, buna benziyor muydu?” diye şakağını gösterince, yaşlı kadın “Ahmedakimu! Oğlum!” diye boynuna sarılır .

Sonraki yıllarda, Giritli akrabalarıyla iletişimini bir süre sürdürse de, annesi öldükten sonra onlarla da irtibatı kesilir.

A.Cemalettin’in kişisel ve ruhsal özelliklerine bakıldığında, bu yönlerden de farklı bir insan olduğunu görüyoruz.

Birincisi, bilinen anlamda bir “Müslüman” değildi. Kuran’ı ezbere bilirse de; camiye gittiğini, namaz kıldığını, ya da oruç tuttuğunu kimse görmemiştir. Onun dindarlığı Allah’la kendi arasındaydı. Örneğin “Vallahi” kelimesini hemen hemen hiç kullanmaz, bu kelimenin “Allah adına ” anlamına gelen çok büyük bir yemin olduğunu söylerdi.

Ruhsal alemle de tuhaf sayılabilecek bir bağı vardı. Evliyalar kendisine görünür, hatta onunla şakalaştıkları bile olurdu. Örneğin, İzmir’deki evinde bir kış günü bahçe tuvaletindeyken kafasına karpuz kabukları atılmıştı. Bunun nedeni de, gece göğsüne oturan bir evliyayı küfürle kovması idi. Aynı evde, gece yarısı işten döndüğünde arkasından demir çubukla sürgülenmiş bahçe kapısını omuzlayıp yumruklayarak açamamış, tam vaz geçip gidecekken, kapı gıcırdayarak kendiliğinden açılmıştı. Bu olayı da aynı evliyanın kendisine yaptığı bir şaka olarak anlatırdı. (O olayda, Nimet Hanım bahçe kapısının yumruklandığını ve A. Cemalettin’in içeri giremediğini evin penceresinden gördüğü halde, korktuğu için dışarı çıkıp kapıyı açamadığını söylerdi.)

El becerisi müthiş gelişmişti. Özellikle ahşap işleri ve tahta oymacılığı hobisiydi. Yaşlandığında, evdeki aletleriyle gelinlerine ahşap dikiş kutuları, örgü şişleri, çorap örme yumurtaları yapıp hediye ederdi.

Çok sağlıklı bir bünyesi vardı. 98 yaşına kadar, kazalar dışında hiçbir sağlık sorunu olmadan yaşamıştı. Tabii bunun en önemli nedeni, beslenme tarzıydı. Et sevmez, daha çok sebze yerdi. Yemeklerini mutlaka zeytinyağıyla pişirir hatta sabahları bile aç karnına zeytinyağı içerdi. Fırsat buldukça ot toplamaya çıkar, kimsenin tanımadığı otları bulur, onlardan çok lezzetli yemekler yapardı. Çok iyi bir avcıydı. Anadolu’da yaşadığı yıllarda düzenli olarak bıldırcın ve keklik avına çıkardı. Hatta beslediği av köpeği, akşam yaptığı hazırlıklardan ertesi gün ava çıkacaklarını anlar; sabah güneş doğmadan, A.Cemalettin’den önce avcılar kahvesine gider ve onu orada beklerdi.

Koyu bir sigara tiryakisiydi. Gece bile uykusundan sigara içmek için kalkar, sonra tekrar uyurdu. Rakı içmeyi sever, ama sarhoş olmazdı. Bulmaca çözmeyi çok sever, geniş kelime bilgisiyle en zor çapraz bulmacaları bile çabucak çözerdi. Ellerinin iyice titremeye başladığı yaşlılık yıllarında bile, sağ elinde tuttuğu kalemi sol eliyle de destekleyerek bulmaca çözmeyi sürdürmüştü.

75 yaşındayken bir kaza sonucu kalçası kırılmış, doktorların kalça kemiğine ameliyatla çivi çakacağını duyduğunda, gece alçısını keserek hastaneden kaçmıştı. Daha sonra kalçası kendiliğinden kaynamış ve geriye hiçbir sakatlığı kalmamıştı. Elleri çok muntazam ama çok güçlüydü. Bir demir lirayı üç parmağı arasında (işaret, orta ve baş parmaklarıyla) sıkıştırıp bükebilirdi.

Kendince uyguladığı tedavi yöntemleri vardı. Örneğin yanık üzerine taze yumurta sarısıyla saf zeytinyağını karıştırıp mayonez kıvamında bir merhem yaparak sürer, yanık hiç iz bırakmadan iyileşirdi. . İltihaplı çıbanların ya da fistüllerin (kıl dönmesi) üzerine, saf zeytinyağı ve günlük yumurta sarısı ile birlikte tunç havanda dövdüğü kuru inciri bağlar, çıban ertesi gün patlayıp boşalır ve hiç yara izi bırakmadan iyileşirdi. Bir yerini kestiğinde, üzerine mobilya cilası sürer, kanı hemen durdururdu. Bugünkü antiseptik yara spreylerinin de yara üzerinde bir film oluşturarak kanamayı durdurduğu düşünülürse, bu cila uygulamasının ne kadar mantıklı olduğu anlaşılıyor.

Her zaman bakımlı ve temiz giyimliydi. Her sabah mutlaka traş olur, yelekli takım elbise, gömlek giyer, kravat takardı. Sokağa çıkarken mevsime göre hasır şapka veya fötr şapka giyerdi. Ölene kadar hep böyle giyindi.

Müziği hayatının sonuna kadar hiç bırakmadı. Ruhundaki coşkulu savaşçı hiç ölmediğinden olsa gerek, sürekli marş bestelerdi. Enstrümanı olmadığı yıllarda bile, bestelerini kafasından yapıp sonra notaya dökerdi. İstiklal Marşı için açılan beste yarışmasına katılan ünlü bestecilerden biri de A.Cemalettin idi. Yarışmada seçilen besteyi hep eleştirir, milli marşın her kesimden halkın kolayca söyleyebileceği türde bir beste olması gerektiğini söylerdi. Ona göre, güftenin prozodisi de hatalıydı. Kendi bestesinin zeybek havası tarzında olduğunu, çok sıcak ve akılda kalıcı bir melodi yarattığını anlatırdı.

Bilinen ve çok sevilen bir bestesi de Sakarya Marşı’dır. “Selam sana ey şan dolu sancağım, Sakarya’da kurtuldu şan ocağım” diye başlayan marşı Sakarya meydan savaşının hemen ardından bestelemişti. Marş, İstanbul Şehzadebaşı’ndaki bir müzikholde ilk kez çalındığı akşam, halk besteyi büyük bir coşkuyla karşılamış ve orkestradan tekrar tekrar çalınmasını istemişti.

Marş bu şekilde ağızdan ağıza yayılır ve bir akşam tiyatrodan çıkan halk , hep bir ağızdan Sakarya Marşını söyleyerek yürüyüşe geçince, İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin komutanı A.Cemalettin’in merkeze getirilmesini ister.

Komutan , huzuruna getirilen A.Cemalettin’e “Nedir bu böyle, Kamal ! Kamal! Kamal!” diye öfkeyle sorunca, A.Cemalettin ” Efendim, birkaç hafta önce bir oğlum oldu, adı Kemal. Benim de adım Cemal. “Allahıma emanettir Kemal’im , Dünyalara bedeldir mah Cemalin” dizelerini bu yüzden besteledim” der. Gerçekten de, ortanca oğlu Kemal o tarihte doğmuştur ve adını da Mustafa Kemal koymuştur. Komutan bu açıklamaya karşı hiçbir şey yapamaz ve o güzel marş halkın gönlünde ve dilinde günümüze kadar gelir.

Yaşlılık yıllarında da marş bestelemeyi sürdürdü. Bestelediği marşları Fatih’teki İtfaiye Bandosu’na götürürdü. Orada gördüğü saygı ve ilgi çok hoşuna gider, bestelerini bandonun çaldığını izlemekten büyük keyif alırdı. Hiçbir eserinden telif ücreti kazanmamıştı, zaten beklememişti de. Müziğini başkalarıyla paylaşmak, onu mutlu etmeye yeterdi.

Ölene kadar hiç kimseye yük olmadı. Eşi öldükten sonra da tek gözlü bir evde yalnız yaşadı. Zaman zaman çocuklarını ziyarete gider, bir iki gece kalır, sonra tekrar evine dönerdi. Ender de olsa , grip olduğunda bile , uzun bir çubuğun ucuna bağladığı pamukla sırtına kendi kendine tentürdiyot sürer, halinden hiç şikayet etmezdi.

Öldüğü gün, ortanca oğlu Kemal’in evinde misafirdi. Gece yattı ve sabah uyanmadı. Sessizce, kimseye sıkıntı vermeden , 98 yaşındayken çekip gitti bu dünyadan. Geriye sadece besteleri kaldı.

Standard
music, music.guitar

8 Yaş İçin Elektro Gitar

Bir aile dostumuzun 8 yaşındaki oğlu, elektro gitara başlamak istiyormuş. Kısa bir piyasa araştırması sonucu, şu anda piyasada bulunan gitarlardan uygun olduğunu düşündüklerimi çıkardım.

Genel Bilgiler

Seçilen mağazaya gitmeden önce arayıp stok sormakta fayda var; bakmak istenen gitar ellerinde olmasa bile 1-2 güne getirtiyorlar deneyebilmek için.

Aşağıda hem küçültülmüş, hem de yetişkin boyda gitarlar seçtim. Çok büyük gelmezse, yetişkin ile başlayıp ona alışmasını öneririm. Ama büyük gelirse; hakim olamazsa veya taşıması zor olacaksa, küçültülmüş gitar tercih edilebilir.

Elektro gitarın yanında bir de amfi gerekecek, onu da önerilere dahil ettim.

İkinci el gitar / amfi de düşünülebilirdi; ancak ilk enstrümanı mağaza garantisi kapsamında almakta fayda var. Değişiklik, tamir veya bakım gerektiğinde karşınızda muhatap bulabilmek iyi bir fikir.

Do-Re Müzik

Bulvar 216’da var.

Epiphone Les Paul Express: Küçültülmüş boyutlarda, hafif, Short-Scale ve hesaplı bir elektro gitar. Epiphone, Gibson’un alt markasıdır. Bir denemek lazım ama 8 yaş için umut vaadeden bir gitar. Fiyat: ~1.250₺
Sunburst: https://www.do-re.com.tr/epiphone-les-paul-express-mini-elektro-gitar
Siyah: https://www.do-re.com.tr/epiphone-les-paul-express-mini-elektro-gitar-1

Blackstar LT-Echo 10: Küçük, hafif, kafa şişirmeyecek bir amfidir. Hem Clean hem de Distortion kanalı olduğundan, elektro gitarla ihtiyaç duyulacak iki temel tonun ikisi de alınabiliyor. Fiyat: ~567₺
https://www.do-re.com.tr/blackstar-lt-echo-10-kombo-elektro-gitar-amfisi

Zuhal Müzik

Akasya AVM’de var.

Squier Affinity Set (10): Hem gitar, hem de amfi, hem de gerekli tüm aksesuarları barındıran başlangıca uygun bir set. Squier, Fender’in alt markasıdır; hesaplı gitarları Squier markasıyla üretiyorlar yani. Fiyat: ~2.500₺
https://shop.zuhalmuzik.com/Stop-Dreaming-Start-Playing-Set-Affinity-Strat-Fender-Frontman-10G-Amp-Black_78298.html#0

Squier Affinity Set (15): Yukarıdakinin neredeyse aynısı; sadece amfisi biraz daha güçlü ve gitardaki manyetiklerden biri Humbucker. Fiyat: ~2.900₺. Ben ikisi arasında, biraz daha hacimli amfiyi tercih ederdim (yani bu set).
Kırmızı: https://shop.zuhalmuzik.com/Stop-Dreaming-Start-Playing-Set-Affinity-Strat-HSS-Fender-Frontman-15G-Amp-Candy-Apple-Red_78300.html#0
Sunburst: https://shop.zuhalmuzik.com/Stop-Dreaming-Start-Playing-Set-Affinity-Strat-HSS-Fender-Frontman-15G-Amp-Brown-Sunburst_78301.html#0

Senkop Müzik

Tünel’de var. Zuhal’de de bulunan Squier Affinity’ler burada da satılıyor. Fiyatları aynı gibi.

Squier Affinity Set (10 siyah): https://www.senkop.com.tr/Squier-Affinity-Series-Strat-Frontman-10G-Amp-BLK,PR-64443.html

Squier Affinity Set (10 Sunburst): https://www.senkop.com.tr/Squier-Affinity-Series-Strat-Frontman-10G-Amp-SB,PR-64442.html

Squier Affinity Set (15 Sunburst): https://www.senkop.com.tr/Squier-Affinity-Set-Strat-HSS-BSB-Frontman-15G-Elektro-Gitar,PR-57627.html

Standard
life, music

Asım Can Gündüz anılarım

Bu yazıda, 1998-2000 aralığında birlikte çaldığım Asım Can Gündüz ile ilgili bazı anılarımı paylaşmak istiyorum. İleride arşiv / araştırma / belgesel tarzı çalışmalar yapacak kişilere faydası olmasını umarım.

Tanışmamız

O zamanlar üniversite öğrencisiydim, BlueSaint grubuyla birlikte Taksim Sıra Selviler’de “Blues Bar” adlı mekanda çalıyorduk (artık kapandı). Roxy’e yakın konumda olan bu mekan, o yılların hatırı sayılır gruplarından İstanblues ve Soul Stuff gibi isimleri de ağırlıyordu.

Salı akşamı başladığımız bu mekanda, cuma + cumartesi grubu olarak yerimizi almıştık. Bizim için olağan denebilecek bir akşamda, kapıdan Asım Abi girdi ve en arkaya oturup bizi dinlemeye başladı. Performansımız tamamlandığında, bizimle tanışıp tebrik etti.

Sonradan; Asım Abi’nin buraya ortak olup, Barbecue Blues Cafe diye bir mekana çevirmeyi planladığını öğrendik.

Sosis

Asım Abi bazı programlara bizimle birlikte katılıp çalmaya başlamıştı. Günler birbirini kovaladı, ve yeni adıyla Barbecue Blues Cafe’nin açılışına sıra geldi.

Mekanı; sosis, patates ve bira satan Amerikan tarzı bir yere çeviren Asım Abi, açılışa basın ve sanat çevresinden epey insan çağırmıştı. Programı BlueSaint olarak biz başlattık, ve 2-3 parça sonra gitarıyla Asım Abi de bize katıldı. Ancak, bizim bile bilmediğimiz bir sürprizle…

Asım Abi, sahneye elinde devasa bir sosisi sallaya sallaya gelmişti.

Bu sosisle ilgili, kolaylıkla tahmin edebileceğiniz doğrultuda bir takım espriler yaparak herkesi gülmekten kırıp geçirdi. Akabinde, hayatımda ilk kez gördüğüm bir şeye şahit oldum: Sosisle tellere vura vura gitar çalmaya başladı.

Mustang Sally’i çalmaya başladığını anlayıp biz de kendisine katıldık. Bir yandan söylüyor, bir yandan sosisle gitar çalıyor, bir yandan da arada sosisi ısırıp yiyordu. Parçanın finalinde, sosisten kalan son parçayı havaya atıp, ağzıyla kapıp, son vuruşu yaparak şarkıyı bitirdi.

Şaşkınlık, kahkaha ve alkış birbirine karışmıştı. Asım Abi, mekanı sosis satılan bir yere çevirdiğini şüphe bırakmayacak ve unutulmayacak şekilde herkese anlatmış oldu.

Fıkra Gecesi

Asım Abi, Barbecue Blues Cafe’de salı akşamlarını canlı müzik yerine “Müstechen Fıkra Gecesi” ilan etmişti. Mekana gelenlerden, isteyen istediği zaman mikrofona gelip fıkra anlatabiliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam; fazla kahkaha ve alkış toplayan kişilere de bir şeyler ısmarlıyordu.

Asım Abi’nin anlattığı öyle bir fıkra vardı ki, hala hatırladıkça gülerim. Zira müzisyenliğinin yanı sıra çok iyi bir Showman olan Asım Abi, fıkrayı anlatırken bir yandan canlandırıyordu.

Sütlaç

Çok matrak ve komik biri olan Asım Abi, programlardan sonra genelde bizimle çorbacıya gelirdi. Biz henüz çorbamızı yarılamadan, bütün bir tavuğu bitirip bir tane daha sipariş ettiğini hatırlıyorum. Üzerine aynı anda iki sütlaç sipariş etmiş, ve masayı sallayıp “Bakın aynen kadın göğsü gibi sallanıyor!” diye bizi güldürmüştü.

Rüya Takımı

Asım Abi; BlueSaint ile sahne almanın yanı sıra, benim için “rüya takımı” denebilecek ayrı bir orkestraya da beni dahil etti.

Gitar & vokalde Asım Abi, davulda Kerim Çaplı, harmonikada (John Lee Hooker ekibinden) Robin Harp, klavyede ben, ritm gitarda (BlueSaint’ten) Güray Oskay, bas gitarda da (İstanblues’dan) Gökhan vardı.

Beni başta ürküten bu kadro ile yaptığımız performanslar, benim için bir okul gibiydi. Burada gördüğüm ve öğrendiklerimle; müzikal yolculuğumda kendi çapımda bir üst basamağa çıktığımı söyleyebilirim.

Terzi

(BlueSaint’ten) Mehmet Ozman ile, Asım Abi’ye güzel bir Web sitesi yapmak için kolları sıvamıştık. Mehmet grafik tarafını, ben ise kodlamayı yapıyordum. Bu çalışmalardan birinde, yakındaki bir büfeye bir şeyler atıştırmaya gittik.

Asım Abi’nin yanında, adını hatırlamadığım kadın bir arkadaşı vardı. Şifayı kapmış gözüküyordu, burnu akıyor, hapşırıyordu. Asım Abi, samimi olduğu büfeciye “yok yok” denecek bir karışım yaptırdı.

Kadın, “İştahsızım, içemem” deyince de; hala unutamadığım ve hepimizi kırıp geçiren şu cevabı vermişti: “Bak canım bunu terzi gibi içeceksin: Dike dike”.

Gitar

Asım Abi’nin; meşhur pembe Fender’inden önce yabancı bir ustaya özel yaptırdığı birkaç gitarı vardı. Samimiyetimiz ilerledikten sonra; bir gün beni davet etti ve bu özel yapım gitarlarını gösterdi. “Bunlardan hangisini istersen alabilirsin, sana çok uygun bir fiyattan yarı hediye niyetine vereceğim” dedi.

Açıkçası gitarların her biri, benim o yaşta ve bütçede rüyamda bile göremeyeceğim kalite ve seviyedeydi. Ancak, gönül eşit sevmiyor; denediğim gitarlardan bir tanesini diğerlerinden daha fazla sevdim.

Bu gitar; diğer pek çok gitarı gibi, ışıklı, 24 perdeye sahip ve arkasında Besmele yazan bir enstrümandı. HSH dizilimine sahipti. Gitarın arkasında aynı zamanda “Mr. Dream Remington” yazıyordu. Bunun, kendisinin Amerika’da iken kullandığı bir lakap olduğunu daha sonra öğrendim.

Bu gitarla ilk kez sahne aldığımda, Asım Abi gülmüş ve “Ferrari koltuğuna ilk kez oturmuş sürücü gibisin” demişti. Zamanla gitarın tonlarını ve kontrol etmeyi öğrendim ve bu gitar çok uzun yıllar bende kaldı.

Gitarı bir ara (Mavi Sakal’dan) Tanju Eren de ödünç aldı. Gitar bana geri geldikten sonra, Burçin Ankara ile birlikte modifiye ettik. Zebra manyetikler koyduk, Humbucker/Single Split ve Phantom Coil ekledik.

Artık bas gitara iyice dönüş yaptığım için, bu modifikasyondan sonra gitarı pek fazla çalmadım. Akışa ve dönüşüme inandığımdan, gitarın atıl durmak yerine yolculuğuna devam etmesi gerektiğine kanaat getirdim.

Ancak; Asım Abi’ye bu gitarı gelişigüzel satmayacağıma dair hayatta iken verdiğim bir söz vardı. O yüzden, öncelikle oğlu Evrencan Gündüz ile ve menajeri ile ayrı ayrı temasa geçtim, ancak bir ses çıkmadı.

Sonrasında; Asım Abi’nin, vefatından 2 ay önce kızının adını koyacak kadar samimi olduğu bir arkadaşı ile yollarımız kesişti; ismi bende saklı. Bu gitarı bu kişiye ve sonrasında kızına aktarmanın, Asım Abi’nin de onaylayacağı bir karar olduğuna vicdanen kanaat getirdim. Gitar, artık yeni sahibinde.

Sonuç

Asım Abi ile tanışıp çaldığımız mekan, kendisi elini çektikten sonra sonra Roma Bar diye pop çalan bir yere dönmüştü. Gördüğüm kadarıyla şu anda çiçekçi olmuş.

Asım Abi’den, hem müzisyen hem de abi olarak çok şey öğrendim. Aramız her zaman iyiydi; ve o zamanlar çok genç olmamıza rağmen bize her zaman nazik, anlayışlı ve destekleyici bir şekilde yaklaştı. Bunun yanı sıra, tanıdığım en komik ve matrak insanlardan biriydi – yanında gülmeden birkaç dakika bile geçiremiyorduk.

Bir insanı gülümseyerek hatırlayabilmek, o insandan geriye kalabilecek en güzel şeylerden biri olsa gerek.

Son olarak; aşağıdaki fotoğrafı arşivlerden bulup benimle paylaşan Güray Oskay‘a teşekkürler!

performance Blues Bar (Awesome) 4

Standard
music, music.bass, music.guitar

Jazz Modes Guitar Cheat Sheet

Here is my quick, dirty and shameless cheat sheet for jazz modes; which can be applied to guitar and bass.

mod cheat

Guide for minor oriented modes:

  • Find the root note on the top string. Example: A.
  • Move two frets up (reaching G), and play the major scale (G major). Those notes build up the A Dorian scale.
  • Move two more frets up (reaching F), and play the major scale (F major). Those notes build up the A Phrygian scale.

Guide for major oriented modes:

  • Jump one string below (reaching D), and play the major scale (D major). Those notes build up the A Mixolydian scale.
  • Move one fret down (reaching D#), and play the 7 scale (D#7). Those notes build up the tritone substitude for A7. That’s not really a jazz mode, but is still useful.
  • Move one more fret down (reaching E), and play the major scale (E major). Those notes build up the A Lydian scale.

 

Standard
music, music.bass, music.guitar

Single Coil Hum

Although I love my Jazz Bass, one of its typical problems was buzzing me off every now and then. Yes, I’m talking about the single coil hum, which is also known as the 60-cycle hum. In plain English; most jazz basses will produce a hum when you emphasize / solo one of the pickups. But when you turn the pickup volumes full simultaneously, the hum disappears.

Why Do Pickups Hum?

This happens due to the complex nature of magnets and electricity. In basic words; one of the pickups is wired clockwise, and the other one is wired counterclockwise. When you solo the bridge pickup, it exposes a polarity of +100 and produces a hum. When you solo the neck pickup, it exposes a polarity of -100 and produces a hum. When you turn them both on, +100 – 100 = 0, so they balance each other out and the hum disappears.

This is not the exact physical model of what happens, but rather a mathematical analogy to help you understand.

Precision basses don’t have this problem, because they have a split coil design. It has the single coil pickup split in two, and guess what? One of them is wired clockwise, while the other is wired counterclockwise. Therefore; in terms of hum, a precision bass is dead quiet because +100 – 100 = 0.

Solutions

You can install noiseless pickups, but those will be stack-coil or split-coil magnets, which sound different than vintage single coils. Not necessarily bad, though; it is a taste thing.

There are ways to hide the single coil hum; though.

Some basses have phantom coils installed to balance out the hum of the single coil pickup.

If you use a noise gate pedal, it will mute the signal less than a certain dB. When you set up the threshold correctly, your hum will be muted when you stop playing.

EHX Hum Debugger is another pedal to cut the hum, which has a different approach: It completely mutes the frequency where the hum occurs. That modifies your tone too. Some people notice / mind that, some don’t.

Finally, you can turn down your guitar or balance your pickups until the song starts. The hum is audible during silence, but not as much in the mix.

Other Sources of Noise

Pedalboards can produce a lot of noise too. Check my corresponding article How To Get Rid of Pedalboard Noise .

Standard
music, music.bass, music.guitar

Effect Pedal Purchase Guide

Many musicians (including me) buy & sell & trade pedals more than they would like to admit. I occasionally get questions about how & why to choose a pedal.

To make things easier, I would like to follow the Two Factor Theory approach and categorize the pedals into two main categories.

Hygiene Pedals

Those are the pedals you pick to solve a certain audio problem. Questions leading to a hygiene pedal are:

  • What exactly is my audio problem?
  • Can I solve it without a pedal?
  • (If not) Which pedal(s) can help me solve it?

If your guitar has a hum problem, you might get a noise gate or Hum Debugger.

If you need to even out the signal, you might get a compressor.

If you slap too hard, you might get a limiter.

If you need to fill a larger sonic space, you might get an octaver.

You get the idea. Such pedals would get you from the point of dissatisfaction to the point of “no dissatisfaction”.

Motivator Pedals

Those are the pedals you pick to get a certain sound. Questions leading to a motivator pedal are:

  • What is the emotion I want to project?
  • Which sound would project that emotion?
  • Can I get it without a pedal?
  • (If not) Which pedal(s) can help me produce it?

If you want to project ambient emotions, you might get a reverb / delay.

If you want to effectuate the 80’s era, you might get a synth simulator.

If you want to awaken adrenaline, you might get a high gain pedal.

If you want to be funky, you might get an envelope filter.

You get the idea. Such pedals would get you from the point of “no dissatisfaction” to the point of “satisfaction”.

Mind you that not all emotions can be labeled as I did above. The trick is to “feel it” first (not label it), and then to “hear it” in your head first (before reaching for a pedal).

The Rest

In my humble opinion, pedals falling outside those categories are mostly garbage or toys. But hey, one man’s garbage can be another man’s treasure; and toys can be fun!

Just be mindful of where each pedal belongs to. Unnecessary pedals cost unnecessary money, space; and are potential sources of audio problems.

Some Tips

Finally, here are some general tips.

How a pedal sounds on your home amp might be very different from how it sounds on a real PA and within the mix. Be ready to tweak your pedals during the sound check, and too many pedals might make a complete tweak nearly impossible in some gigs due to time limitations.

This leads us to the conclusion that simpler is better. In fact, many pro players get by without any pedals at all, and they sound just fine for their respective genre.

Be mindful of analog vs digital pedals. Analog pedals produce more organic sounds, while digital pedals usually give you more control over the sound. However, digital pedals rely on audio-to-digital converters, which might ruin your tone if the converter is not high quality.

Single pedals dedicated to a certain effect usually sound much better than multi-effect pedals; with some exceptions here and there.

Some pedals might add noise to your audio, but that problem can (sometimes) be solved.

Conclusion

Playing around with your sound is part of the fun, and it is a never ending process. Your technique, style and musical taste will change over time, and you will probably be looking for new ways to express yourself. Pedals can help you with that, but getting a pedal without a purpose is really a waste of resources.

Don’t let the gear companies make you feel inferior to sell you unnecessary pedals.

Standard
music, music.bass

Standard vs Pro vs Elite Jazz Bass

I had the chance to compare a Fender American Standard Jazz Bass against a Professional and Elite.

The Elite Jazz Bass has all the bells and whistles you want; but the noiseless pickups didn’t really speak to me. I had the intention to install N4 pickups to my Standard Jazz Bass, but the Elite Jazz changed my mind. Not a bad sound, just different from what my ears like to hear from a J-Bass.

On the other hand; the sound of the Pro Jazz and Std Jazz were identical. They both had that great vintage sound, and the wood felt good (that’s what she said) in terms of resonance. For some reason; the neck of the Std Jazz felt better to me; which is peculiar because they both are supposed to be 34″ with 1.50″ nut width and 9.5″ radius. The Pro probably needed a proper setup.

All in all; the Pro Jazz is the latest kid on the vintage J-Bass block. If you can’t find the Std USA you are looking for, the Pro USA is a very accurate follow-up in terms of my perceived sound & quality.

Without any discount offer for the Std Jazz; you can easily lean towards the Pro Jazz. If you get a good discount for the Std Jazz, mind you it lacks nothing that the Pro has to offer (YMMV).

Standard